Videolar Linkler RSS Site Haritası
 
 
 
 
Untitled Document
» Konular / / Amerika’nın Düşüşü – Dünya’yı Kaybetmek

Yazarlar
  Mehmet Seyfettin EROL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Alaeddin YALÇINKAYA
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Elşan İZZETGİL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Ceren GÜRSELER
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Musa KARADEMİR
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  İsmail CİNGÖZ
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
Diger yazarlar »
  Eklenme Tarihi: 2015-09-11 11:26:32
Amerika’nın Düşüşü – Dünya’yı Kaybetmek

Önemli yıldönümleri resmi bir şekilde anılır. Japonya’nın Pearl Harbour’daki deniz üssüne yaptığı saldırı gibi. Önümüzdeki ihtimaller konusunda çok değerli dersler alabileceğimiz bazıları ise önemsenmez. Bilfiil şu aralar olduğu gibi.

İçinde bulunduğumuz günlerde, Başkan John F Kennedy’nin, II. Dünya Savaşı sonrası dönemin en yıkıcı ve kanlı saldırganlık eylemini başlatmasının 50. yıldönümünü anmıyoruz. Güney Vietnam ve daha sonra Çinhindi’nin tamamına yönelen saldırı, arkasında milyonlarca ölü ve yıkıma uğramış dört ülke bıraktı; yer örtüsü ve besin mahsullerini yok etmek için Güney Vietnam’a sağanak halinde yağdırılan (bilinen en öldürücü) kanserojen maddelerin bazılarının uzun vadeli etkileri sebebiyle de zayiat hâlâ artıyor.

Asıl hedef Güney Vietnam’dı. Saldırı daha sonra Kuzey’e, onun ardından da kuzey Laos’un ücra köylü topluluklarına ve en sonunda kırsal Kamboçya’ya genişledi. Kamboçya; inanılmaz bir şekilde bombalanırken Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan iki atom bombası dahil, II. Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin Pasifik Bölgesi’ndeki tüm hava operasyonlarının seviyesine ulaşıldı. Bunun için, Henry Kissinger’ın tarihin kayıtlarına geçmiş nadir soykırım çağrılarından biri olan emirleri uygulandı: “Hareket eden her şeyin üzerinde uçuşan her şeyi”… Bu, çok az hatırlanır. Küçük aktivist çevrelerin dışında çok fazla bir şey de bilinmiyordu.

50 yıl önce saldırı başladığında, ilgi o kadar azdı ki, gerekçe göstermek için fazla çaba harcanmadı ve bunlar da Başkan’ın şu coşkulu savunmasının ötesine geçmedi: “Tüm dünyada, sahasını ve nüfuzunu genişletmek için öncelikli olarak gizli araçlara dayanan monolitik ve acımasız bir komployla karşı karşıyayız” ve bu komplo Laos ve Vietnam’da amacına ulaştığı takdirde “kapılar sonuna kadar açılmış olacaktır.”

Başka bir yerde de, şu ek uyarıda bulundu: “Kayıtsız, rahatına düşkün ve uysal toplumlar, tarihin yıkıntılarıyla birlikte süpürülmek üzere [ve] yalnızca güçlü olanlar… ayakta kalabilecek.” Bu defasında, Küba’nın bağımsızlığını hedef alan ABD saldırganlığı ve terörünün başarısız olması üzerine fikir yürütüyordu.

Altı yıl sonra protestolar yükselmeye başladığında (güvercinler kanadından olmayan) saygın Vietnam uzmanı ve askeri tarihçi Bernard Fall şu tahminde bulundu: “Kültürel ve tarihsel bir varlık olarak Vietnam … yok olmakla tehdit ediliyor … bu büyüklükte bir alan üzerine salıverilmiş en büyük askeri makinenin saldırıları altındaki kırsal bölgeleri kelimenin tam anlamıyla ölmektedir.” Yine, o da Güney Vietnam’dan bahsediyordu.

Korkunç bir sekiz yılın ardından savaş sona erdiğinde ana akım görüş, savaşı daha fazla fedakarlık yapılmış olsa kazanılabilecek “kutsal bir dava” olarak tarif edenlerle, karşı uçta yer alan ve çok pahalıya mal olmuş “bir hata” olarak gören eleştirmenleri arasında ikiye bölünmüştü. Başkan Carter, 1977 yılında, “yıkım karşılıklı” olduğu için Vietnam’a “herhangi bir borcumuz yok” açıklamasını yaptığında hemen hemen hiç ilgi çekmedi.

Bütün bunlardan, (‘yalnızca zayıf ve mağluplara işledikleri suçların hesabı sorulur’ dersinin bir başka hatırlatıcısı olmasından başka) günümüz için çıkarılacak önemli dersler var. Bir ders şudur: Olan biteni anlamak için sadece reel dünyanın önemli olaylarına değil, aynı zamanda, kulağa ne kadar fantaziymiş gibi gelirse gelsin, liderlerin ve elit görüşün nelere inandıklarına da bakmalıyız (bunlar çoğunlukla tarihten çıkarılır). Bir diğer ders de şudur: Halkı terörize ve mobilize etmek için uydurulan hayal ürünü öykülerin yanında (ki bunlara kendi retoriklerine hapsolmuş bazı insanlar gerçekten inanabilir de), süreğen kurumlar ve kaygılardan kaynaklandıkları için uzun süreler boyunca rasyonel kalan ve değişmeyen ilkeleri temel alan coğrafi-stratejik planlama vardır. Bu, Vietnam meselesi için de doğrudur. Bu konuya geri döneceğim; burada sadece devletin eylemlerinde devamlılık arz eden faktörlerin genellikle çok iyi bir şekilde gizlendiğini vurguluyorum.

Irak Savaşı aydınlatıcı bir örnekti. Korku içindeki bir halka, klasikleşmiş ‘varoluşa yönelik dehşet verici bir tehdide karşı meşru savunma’ gerekçesi kullanılarak pazarlandı. George W. Bush ve Tony Blair’in ilan ettiği “tek soru”, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları geliştirme programını sonlandırıp sonlandırmayacağıydı. Bu tek soruya yanlış cevap verildiğinde, devlet retoriği, zahmetsizce, bizlerin “demokrasi arzusuna” doğru kaydırıldı; eğitimli görüş sahipleri de, hep olduğu gibi, usulüne uygun olarak bu yola girdi.

Daha sonra, ABD’nin Irak’taki yenilgisini örtbas etmek zorlaşmaya başladığında, hükümet, başından beri bariz olanı sessizce teslim etmek zorunda kaldı. 2007-2008 yıllarında, yönetim, nihai bir anlaşmada ABD askeri üsleri ve askeri operasyonlarına izin verilmesi ve zengin enerji sistemlerinde ABD’li yatırımcılara imtiyaz tanınması gerektiğini resmen açıkladı. Iraklıların direnmesi üzerine bu taleplerden gönülsüzce vazgeçildi. Bütün bunlar da halktan başarıyla saklandı.

Amerika’nın düşüşünü ölçümlemek

Bu dersleri göz önünde bulundurarak, günümüzün önde gelen politika ve görüş dergilerinin neleri vurguladığına bakmak faydalı olacaktır. Kendimizi müesses nizamın en prestijli dergisi Foreign Affairs ile sınırlandıralım. Aralık 2011 sayısının kapağında kalın puntolarla “Amerika Bitti mi?” yazıyor.

Başlığı takip eden giriş makalesi, uluslararası ilişkiler söyleminde önemli bir konu olan (ve ilgili önermenin doğal sonucu olarak, gücün Doğu’ya, Çin’e ve (belki de) Hindistan’a kaymakta olduğu eşliğinde dile getirilen) Amerika’nın düşüşünü durdurmak için ülkenin servetini tüketen yurtdışındaki “insani vazifelerde” “kısıntıya” gidilmesi çağrısında bulunuyor.

Baş makaleler İsrail-Filistin üzerine. İki yüksek düzeyli İsrailli yetkilinin yazdığı ilk makale “Sorun Filistin’in Reddetmesi” başlıklı (makalenin orijinal İngilizce metni). İhtilafın çözülememesinin sebebinin Filistinlilerin İsrail’i bir Yahudi devleti olarak kabul etmeyi reddetmesi olduğunu söylüyor ve böylelikle şu standart diplomatik uygulamaya uyum göstermiş oluyor: Devletler tanınır, onlar içindeki ayrıcalıklı kesimler değil. Talebi ise İsrail’in genişlemeci hedeflerini baltalayabilecek siyasi uzlaşma tehdidine mani olacak yeni bir araçtan fazlası değil.

Karşı görüşü “Sorun İşgal” başlığı altında bir Amerikalı profesör savunuyor (makalenin orijinal İngilizce metni). Alt başlıkta “İşgal ülkeyi tahrip ediyor” yazıyor. Hangi ülke? Tabii ki İsrail. Bu iki makale, “Kuşatma Altındaki İsrail” başlığı altında karşılıklı yayınlanmış.

Ocak 2012 sayısı, çok geç olmadan önce İran’ın derhal bombalanması için bir başka çağrıyı öne çıkarıyor (makalenin orijinal İngilizce metni). “Caydırıcılığın tehlikeleri” konusunda uyarıda bulunan yazar şunları söylüyor: “…askeri harekete şüpheyle yaklaşanlar, nükleer silahlara sahip bir İran’ın Ortadoğu ve ötesinde ABD çıkarlarına dayatacağı gerçek tehlikeyi takdir edemiyor. Kötümser tahminler, tedavinin hastalıktan kötü olacağını varsayıyor; yani, ‘ABD’nin İran’a karşı taarruza geçmesinin sonuçları, İran’ın nükleer arzusunu gerçekleştirmesi kadar kötü veya ondan daha kötü olacaktır’ diyor. Ancak bu hatalı bir kabul. Gerçek şu ki İran’ın nükleer programını yok etmeyi amaçlayan bir askeri saldırı, dikkatlice yönetildiği takdirde, bölgeyi ve dünyayı çok reel bir tehlikeden kurtarıp Birleşik Devletler’in uzun dönemli güvenliğine çok önemli fayda sağlayabilir.”

Diğer taraftan, bazı [yazarlar] bedelin çok yüksek olacağını iddia ediyor ve en uç noktada, BM Sözleşmesi’ni ihlal edecek şekilde sürekli olarak şiddet tehdidinde bulunanlara karşı (ılımlıların benimsediği gibi) uluslararası hukukun ihlal edileceğine işaret ediliyor.

Bu baskın endişeleri sırayla inceleyelim.

Toplam kontrole sahip olmamanın bir felaket olarak addedildiği yönetici sınıfa ait alışıldık algıyı yansıtan kıyamet vizyonu bir tarafa, Amerika’nın düşüşte olduğu gerçektir. Ancak, hazin hayıflanmalara rağmen ABD büyük farkla dünyanın egemen gücü olmaya devam ediyor ve görünürde rakibi yok; üstelik bu sadece ABD’nin saltanat sürdüğü askeri boyut için geçerli değil.

Çin ve Hindistan, (eşitlikçi olmayacak şekilde) çok hızlı büyüme kaydettiyse de içeride Batı’nın karşı karşıya olmadığı devasa sorunlara sahip çok yoksul ülkeler olmaya devam ediyor. Çin dünyanın en büyük imalat merkezi; ancak büyük oranda, çevresindeki gelişmiş sanayi güçler ve Batılı uluslararası şirketlerin montaj fabrikası. Bu, zaman içinde değişebilir. İmalat, şu anda Çin’de olduğu gibi, düzenli olarak inovasyon (ve zaman zaman da büyük buluşlar) için temel oluşturur. Çin’in, gelişmekte olan küresel güneş paneli piyasasını, ucuz işgücü değil eşgüdümlü planlama ve giderek gelişen inovasyon temelinde ele geçirmiş olması Batılı uzmanların etkileyici bulduğu bir örnek gelişmedir.

Diğer taraftan, Çin ciddi sorunlarla karşı karşıya. ABD’de yayınlanan haftalıkScience dergisinde ele alınmış olan bazı sorunlar demografiyle ilgili. Çalışma, “özellikle bulaşıcı hastalıklardan ölümlerde belirgin bir azalmaya yol açan hıfzıssıhha hareketi olmak üzere, temel olarak ekonomik gelişme ile eğitim ve sağlık hizmetlerindeki iyileşmenin sonucunda” Maocu yıllarında Çin’deki ölüm oranlarının bariz bir şekilde azaldığını gösteriyor. Bu iyileşme, 30 yıl önce kapitalist reformların başlatılmasıyla sona ermiş ve ölüm oranları yükselmeye başlamış.

Bunun yanısıra, Çin’in son zamanlardaki ekonomik büyümesi, önemli ölçüde, çalışma yaşında olan çok büyük bir nüfus anlamına gelen bir “demografik avantaja” dayanıyor. “Ancak bu durumdan yararlanma penceresi çok yakında kapanabilir” ve bu da “ülkenin gelişmesini derinden etkileyebilir.” Çin’in ekonomik mucizesinin itici güçlerinden bir olan aşırı ucuz işgücü arzı bundan sonra bulunmayabilir.”

Demografi, ülkeyi bekleyen nice ciddi sorundan yalnızca biri. Hindistan için ise sorunlar çok daha ciddi.

Önde gelen seslerin hepsi Amerika’nın düşüşünü öngörmüyor. Uluslararası medyada, en ciddi ve sorumlu davranan Londra merkezli Financial Times oldu. Geçtiğimiz günlerde, bir tam sayfasını ABD’nin enerji bağımlılığını ortadan kaldırıp küresel hegemonyasını yüzyıl daha korumasına izin verecek bir gelişme olarak, Kuzey Amerika’daki fosil yakıtların çıkarılmasında kullanılabilecek yeni bir teknolojiye yönelik iyimser beklentilere ayırdı. Bu mutlu gelecekte ABD’nin yöneteceği dünyanın nasıl olacağından bahsedilmemiş; her ne kadar bu konuda bulgu eksikliği gibi bir durum olmasa da…

Hemen hemen aynı günlerde, Uluslararası Enerji Ajansı, fosil yakıt kullanımından kaynaklanan karbon emisyonlarının hızla artıyor olmasıyla bağlantılı olarak, dünyanın aynı yolda ilerlemeye devam etmesi halinde 2017 yılına kadar güvenlik sınırlarına ulaşılacağını bildirdi. UEK’in baş ekonomisti “kapı kapanıyor” dedi ve çok yakında “sonsuza kadar kapanacağını” da ekledi.

Bundan çok kısa bir süre önce de, ABD Enerji Bakanlığı, en son karbondioksit emisyon değerlerini açıklamıştı. Değerler, “kayıtlardaki en büyük sıçramayı yaparak” Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) en kötü senaryosundan da yüksek bir düzeye çıkmıştı. Bu ise yıllardır IPCC tahminlerinin çok düşük olduğu uyarısını yapan MIT’nin (Masshachusetts Teknoloji Enstitüsü) iklim değişikliği programı dahil, birçok bilim insanını şaşırtmadı.

Tehditleri inkar etmeleri sebebiyle Amerikalıları uluslararası çerçevelerin dışında bırakan devasa propaganda kampanyaları ve büyük şirketlerin desteklediği marjinal inkarcıların aksine, IPCC’yi böyle eleştirenler halkın hemen hemen hiç ilgisini çekmiyor. İş dünyasının desteği de doğrudan siyasi güç anlamına geliyor. İnkarcılık, Cumhuriyetçi adayların halihazırda sürmekte olan seçim kampanyası güldürüsünde, belirli bir makamla okumak zorunda oldukları ilmihalin bir parçası; ayrıca Kongre’de küresel ısınmayla ilgili ciddi bir şey yapmak bir tarafa, küresel ısınmanın etkilerini araştırma çabalarını bile boşa çıkaracak kadar güçlüler.

Kısacası, insana yaraşır bir şekilde hayatta kalma umudundan vazgeçecek olursak, Amerika’nın düşüşü engellenebilir ve dünyadaki güçler dengesi düşünüldüğünde bu ihtimaller oldukça gerçekçidir.

Çin ve Vietnam’ı ‘kaybetmek’

Bu nahoş düşünceleri bir tarafa bırakıp Amerika’nın düşüşüne yakından bakacak olursak, Çin’in bu süreçte (son 60 yıldır olduğu gibi) çok büyük bir rol oynadığı görebiliriz. Bu kadar kaygı yaratan düşüş, yeni bir olgu değil. ABD’nin dünya servetinin yarısına ve rakipsiz bir güvenlik ve küresel erişim alanına sahip olduğu II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar gidiyor. Planlayıcılar, doğal olarak, bu büyük güç dengesizliğinin farkındaydı ve böyle kalmasını amaçlamışlardı.

Buradaki temel görüş, devletin 1948 tarihli önemli bir raporunda, takdire şayan bir açık sözlülükle özetlenmişti (PPS 23 raporunun orijinal İngilizce metni). Raporun müellifi, Politika Planlama Bakanlığı’nın başında bulunan, dönemin ‘Yeni Dünya Düzeni’nin mimarlarından ve planlama yelpazesinin ılımlı güvercinler kanadından saygın devlet adamı ve akademisyen George Kennan idi. Kennan, merkezi politika hedefinin, başkalarının yoksulluğundan sahip olduğumuz devasa serveti ayıran “eşitsizlik konumunu” korumak olduğunu müşahede etmişti. Bu hedefi yerine getirmek için ise “insan hakları, yaşam standardının yükseltilmesi ve demokratikleşme gibi belirsiz ve gerçek olmayan amaçlar hakkında konuşmayı bırakmalıyız” ve “diğerkâmlık ve dünyaya yardım” hakkında “idealist sloganlarının engellemediği” “doğrudan güç kavramlarıyla meşgul olmalıyız” tavsiyelerinde bulunmuştu.

Kennan özellikle Asya’dan bahsediyordu, ancak müşahedeleri, istisnalarla beraber, ABD’nin yönettiği küresel sistemin katılımcılarını genellemektedir. “İdealist sloganların”, onları yayması beklenen aydın sınıflar dahil, diğerlerine hitap ederken öne çıkacak şekilde sergileneceği ise çok iyi anlaşılmıştı.

Kennan’ın formüle edilmesine ve uygulanmasına yardımcı olduğu planlar, ABD’nin, Batı Yarıküre, Uzakdoğu, Ortadoğu’daki rakip tanımayan enerji kaynaklarıyla birlikte eski Britanya İmparatorluğu ve Avrasya’nın olabildiğince büyük bir bölümünü, özellikle de ticari ve sanayi merkezlerini kontrol edeceğini kabul etmiştir. Güç dağılımını düşünürsek, bunlar gerçekçi olmayan hedefler değildi; ancak düşüş hemen başladı.

1949 yılında, Çin bağımsızlığını ilan etti. Bu olay, batı söyleminde “Çin’in kaybedilmesi” olarak bilinir; ABD’de bu kayıptan kimin sorumlu olduğuyla ilgili karşılıklı sert suçlamalar ve ihtilaflar vardır. Terminoloji ise açıklayıcı. İnsan sadece sahip olduğu bir şeyi kaybedebilir. Savaş sonrası dönemin planlayıcılarının genel olarak benimsediği gibi, ABD’nin, dünyanın kalan bölümünün çoğuyla birlikte (hakkı olması itibariyle) Çin’e de sahip olduğu şeklinde gizli bir kabul söz konusuydu.

“Çin’in kaybedilmesi”, “Amerika’nın düşüşünde” ilk büyük adımdı. Politika açısından çok önemli sonuçları oldu. Bunlardan biri, eski sömürgesi Çinhindi’ni yeniden fethetme çabasında Fransa’ya destek verme yönünde aniden alınan karar oldu; böylece orası da “kaybedilmeyecekti”.

Başkan Eisenhower ve başka isimlerin zengin kaynaklarıyla ilgili iddialarına rağmen, Çinhindi’nin kendisi önemli bir endişe konusu değildi. Endişe konusu daha çok, (domino taşları yıkılmadığında bir alay konusu olmasına rağmen) oldukça rasyonel olması sebebiyle önde gelen bir politika ilkesi sayılan “domino etkisiydi.” Henry Kissinger’ın yorumunu kullanacak olursak, kontrolden çıkan bir bölge, başkalarının aynı yolu izlemesine sebep olacak şekilde etrafa “sirayet edecek” bir “virüse” dönüşebilir.

Vietnam olayında, bağımsız gelişme virüsü, gerçekten zengin kaynaklara sahip Endonezya’ya bulaşabilirdi. Bu da, Japonya’nın (teknolojik ve endüstri merkezi ABD’nin güç alanından kaçabilecek bir sistemde olduğu için) bağımsızlaşan Asya’ya “uyum göstermesine” yol açabilirdi; ki önde gelen Asya tarihi uzmanı John Dower bunu “süper domino” olarak adlandırmıştı. Böylesi bir gelişme ise sonuçları itibariyle ABD’nin, Japonya’yla, Asya’da bu tür bir yeni düzen kurmasına engel olmak için savaştığı II. Dünya Savaşı’nın Pasifik safhasını kaybetmesi anlamına gelecekti.

Böylesi bir sorunun üstesinden gelme yöntemi bellidir: Virüsü yok etmek ve bulaşmış olabilecekleri “aşılamak.” Vietnam örneğinde, rasyonel seçim, her tür başarılı bağımsız gelişme umudunu yok etmek ve etraftaki bölgelere gaddar diktatörlükler dayatmaktı. Bu görevler başarıyla yerine getirildi; ancak tarihin de kendi marifetleri var ve Washington’ın endişelerine rağmen, Doğu Asya’da o günlerde korkulana çok benzer bir şey gelişmekte.

Çinhindi savaşlarının en büyük zaferi, 1965 yılında, ABD’nin desteğiyle General Suharto önderliğinde gerçekleştirilen ve cürümleri CIA tarafından Hitler, Stalin ve Mao ile karşılaştırılan bir askeri darbeydi. New York Times gazetesinin kullandığı ifadeyle bu “sarsıcı toplu katliam”, ana akım medyada doğru bir şekilde ve gizlenmeye gerek görülmeyen bir hoşnutlukla nakledildi.

Liberal görüşlü yorumcu James Reston’un Times’da kullandığı ifadeyle, bu, “Asya’daki bir ışık parıltısı” idi. Darbe, yoksulların kitle tabanlı siyasi partisini yok ederek demokrasi tehdidini ortadan kaldırdı; dünyanın en fena insan hakları kayıtlarını hanesine yazdıracak bir diktatörlük kurdu ve ülkenin zenginliklerini Batılı yatırımcılara açtı. Doğu Timor’a yapılan soykırıma yakın saldırı dahil, çok sayıda dehşet verici olaydan sonra, Suharto’nun 1995 yılında Clinton tarafından “bizim adamımız” diyerek karşılanması aslında hiç şaşırtıcı değildi.

1965 yılının fevkalade olaylarından yıllar sonra, Kennedy ve Johnson’un Ulusal Güvenlik Danışmanı McGeorge Bundy, Vietnam Savaşı’nı o günlerde bitirmenin daha akıllıca olacağını ifade etmişti. Virüs neredeyse tam olarak yok edilmiş, bölgedeki ABD destekli diğer diktatörlüklerin desteğiyle en önemli domino taşı sağlama alınmıştı.

Benzer prosedürler başka yerlerde de rutin olarak uygulanageldi. Kissinger, özellikle Şili’deki sosyalist demokrasi tehdidinden bahsetmişti. Söz konusu tehdit; kullanılan şiddet ve acı etkisi Batı’da anılan 11 Eylül’ü kat kat aşan ve Latin Amerikalıların “ilk 11 Eylül” olarak adlandırdıkları bir başka unutulan tarihte sona erdi. Şili’ye, daha sonra Latin Amerika’ya yayılan ve Reagan döneminde Orta Amerika’ya ulaşan acımasız bir baskı salgınının parçası olan zalim bir diktatörlük dayatıldı. Diğer bölgelerde de virüsler derin kaygılar uyandırdı. Buna, laik milliyetçilik tehdidinin Britanyalı ve ABD’li planlayıcıları sık sık kaygılandırdığı ve radikal İslami köktenciliği desteklemelerine sebep olduğu Ortadoğu da dahildir.

Servetin küçük bir grubun elinde toplanması ve Amerika’nın düşüşü

Bütün bu zaferlere rağmen, Amerika’nın düşüşü devam etti. 1970 yılına gelindiğinde, ABD’nin dünya servetindeki payı %25’e kadar gerilemişti. O günden bu güne, kabaca bu değerde kaldı ve hâlâ yüksek olmasına rağmen, II. Dünya Savaşı’nın sonundaki oranın çok aşağısındadır. Bu tarihe gelindiğinde, sanayi dünyası “üç kutuplu” idi: ABD merkezli Kuzey Amerika, Almanya merkezli Avrupa ve o zamanlarda Japonya merkezli Doğu Asya. Doğu Asya, daha sonra merkezine Japonya kolonileri Tayvan ve Güney Kore ile yenilerde Çin’i de alacak şekilde gelişmiş olup günümüzün en dinamik sanayi bölgesidir.

Hemen hemen aynı dönemde, Amerika’nın düşüşü yeni bir safhaya girdi: ‘Kendi kendini bilerek düşürme’. 1970’lerden itibaren, kısmen yerel imalattaki kâr azalmasının yol açtığı bir olgu olarak özel ve devlet sektöründeki planlayıcıların ekonomiyi finansallaştırması ve üretimi başka ülkelere kaydırmasıyla birlikte, ABD ekonomisinde önemli bir değişiklik oldu. Söz konusu kararlar, servetin küçük bir grubun elinde toplanarak siyasi gücün yoğunlaşmasına yol açtığı ve sonuçta da, yasamanın söz konusu sürecin tekrarlanmasını sağladığı bir kısır döngü başlattı (o kadar ki servetin çoğu nüfusun en tepedeki yüzde 0,1’in elinde toplandı). Bu yasalar arasında, vergilendirme ve diğer maliye politikaları, deregülasyon, üst düzey yöneticilerin müthiş kazançlar elde etmesine izin verecek şekilde kurumsal yönetim kurallarında yapılan değişiklikler ve benzerleri var.

Bu arada, çoğunluk için reel ücretler büyük ölçüde yerinde saydı ve insanlar sadece iş yükünü arttırmak yoluyla geçimini sağlayabildi (Avrupa’nın ötesinde); sürdürülebilir olmayan borçlar ve Reagan’lı yıllardan itibaren tekrar eden balonlar, kağıt üzerinde (patladıklarında kaçınılmaz olarak yok olan) bir servet yarattı; patlamaların sorumluları ise vergi ödeyenler tarafından kurtarıldı. Bunların paralelinde, artan seçim maliyetleri sebebiyle her iki parti de şirketlerin ceplerine ellerini daha fazla atarken, siyasi sistem giderek bozuldu. Cumhuriyetçiler için bir kaba güldürü seviyesine düşerken Demokratlar (artık büyük oranda eskinin “ılımlı Cumhuriyetçileri”) onların sadece biraz gerisinde.

Uzun yıllardır bu gelişmelerle ilgili itibar edilen verilerin önemli kaynaklarından biri olan Economic Policy Institute’un geçtiğimiz günlerde yayınladığı bir çalışma,Tasarlanmış Başarısızlık adını taşıyor. “Tasarlanmış” ifadesi doğru. Kesinlikle başka tercihler de yapılabilirdi. Ayrıca, çalışmanın işaret ettiği gibi, bu “başarısızlık” sınıf temellidir. Tasarlayanları için herhangi bir başarısızlık söz konusu değildir. Aslında tam da tersi. Politikalar, düşüşü yaşayan ve bu politikalarla birlikte düşmeye devam edecek olan büyük çoğunluğun (İşgal hareketinin tasviriyle %99’un) ve ülkenin düşüşüdür.

İmalatın başka ülkelere kaydırılması buradaki faktörlerden biri. Daha önce bahsi geçen güneş panelleri örneğinde olduğu gibi, imalat kapasitesi; üretim, tasarım ve buluşlar açısından yüksek düzeylerde ilerleme sağlayan inovasyon için temel ve uyarıcı unsurdur. İnovasyon için de dış kaynak kullanımına gidildi. Bu, politikaları giderek daha fazla tasarlar hale gelen “bürokratik para elitleri” için sorun değil; ancak işçiler ve orta sınıflar için çok ciddi; köleliğin mirasından ve onun çirkin sonuçlarından kurtulamamış, halihazırda en fazla baskıyı gören Afrikalı Amerikalılar için ise gerçek bir felakettir. Konut balonunun 2008 yılında patlamasıyla başlayan en sonuncu ve bu güne kadarki en fena mali krizde ellerindeki malvarlıklarını neredeyse tümüyle kaybetmişlerdir. Kaynak:http://infocenter.media/ kirimin-ardindan-rusyanin-gozu-donbasta/

Noam Chomsky

 
  "Apocalyptic (kıyametçi) Terörizm ve Aum Shinrinkyo"   2012-04-16
  "Dünya Gıda Güvenliği Zirvesi: 1 Milyar İnsan Açlıkla Mücadele Ediyor!"   2012-03-23
  "Dünya Gıda Güvenliği Zirvesi (II):Türkiye'nin Açlıkla Mücadele Konusundaki Yaklaşımları"   18.11.2009
  "Putin’in “Avrasya Birliği” Bildirisinin Ukrayna Parlamentosunda Tartışılıyor Olmasının Düşündürdükleri"   12.11.2011
  "Başlarken"...   2012-04-15 21:47:16
  "Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü: güvenlik arayışı ve yeni tehditleri önleme misyonu (1)"   18.08.2011
  "Ermenistan Açılımı ve Geleceği: Başkan Obama 24 Nisan'da Sözde Soykırım Sözünü Kullanacak Mı?   2012-04-07
  Aliyev Yönetimi Nere(ler)de Yanlış Yapıyor?   2012-02-03
  "Yükselen Güç" Çin'in Türkiye Hesapları...   2012-02-23
  Batı'nın Soykırım Siyasetindeki Sırıtan Yüzü: "Hocalı"...   2012-02-28
 
Ana Sayfa Hakkımızda Haberler Analizler Röportajlar Projeler Duyurular Raporlar Makaleler Yasal Uyarı İletişim
  Soft&Design N.ROGLU