Videolar Linkler RSS Site Haritası
 
 
 
 
Untitled Document
» Konular / Afrika/ Türk Dış Politikasında Afrika: “Osmanlı Mirası Üzerine Ortak Gelecek - Etkinlik Arayışları”(I)

Yazarlar
  Mehmet Seyfettin EROL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Alaeddin YALÇINKAYA
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Elşan İZZETGİL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Ceren GÜRSELER
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Musa KARADEMİR
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  İsmail CİNGÖZ
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
Diger yazarlar »
  Eklenme Tarihi: 2012-05-09
Türk Dış Politikasında Afrika: “Osmanlı Mirası Üzerine Ortak Gelecek - Etkinlik Arayışları”(I)

Dünya hammadde kaynaklarının yüzde 20’sinden fazlasına sahip olan Afrika, 53 ülkenin bulunduğu, 2 bin üzerinde farklı dilin konuşulduğu, 1 milyara yakın insanın yaşadığı, 30 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle Avrupa Birliği’nden yedi, ABD’den üç kat daha büyük bir kıtadır. Bir diğer ifadeyle yeryüzünde yaşayan her yedi kişiden birini barındıran, hızlı bir şekilde artan nüfusuyla Birleşmiş Milletler (BM)’de “nicelik” olarak da olsa önemli bir yer işgal eden Afrika kıtası, bugün itibarıyla bu örgütteki koltukların (oyların) yaklaşık yüzde 30’u anlamına gelmektedir.

19. yüzyılda yoğun bir şekilde sömürge mücadelesine sahne olan kıta, günümüzde, özellikle de Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte; Asya, Avrupa ve Amerika’nın adeta merkezinde yer alan jeostratejik konumuyla pek çok küresel aktörün ve haliyle bölgenin yükselen gücü konumunda bulunan Türkiye’nin de ilgisini çekmeye başlamıştır. Nitekim Afrika ile tarihsel anlamda derin, köklü bir arka plan ve stratejik ilişkiye sahip olmasına rağmen bu bölgeyle “zoraki şartlar” ve mecburiyetler dolayısıyla ilişkisine bir süre ara vermek zorunda kalmış bulunan Türkiye’nin bu kıtaya keskin bir dönüşü söz konusudur.

Hiç kuşkusuz, Soğuk Savaş sonrası dönemde tarihsel misyon duygusu çerçevesinde yakın çevresine ve imparatorluk coğrafyasına odaklanan, bu bağlamda eylem-söylem bazında yaptığı çıkışlarla stratejik derinliklerine ve buradaki çıkarlarına sahip çıkacağını her fırsatta vurgulayan Türkiye’nin bu “Yeni Büyük Oyun”da ortaya koyacağı performans, sürecin geleceği açısından büyük bir önem arz etmektedir.

Nitekim bölgede, Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi bağlamında icraya konulmuş bulunan “Yeni Büyük Oyun”un geç ama dinamik aktörü olarak ön plana çıkmaya başlayan “Yeni Türkiye”nin bu süreçte, özellikle de Arap Baharı kapsamında attığı adımlar, Ankara’nın “Yeni Yalta” sürecinde “oyun kurucu” olarak masadaki yerini alma arzusu şeklinde değerlendirilmektedir.

Diğer taraftan, ilgi-bilgi-koordinasyon ve siyaset-strateji-araçlar üçlüsü içerisinde Türkiye’nin bu bölgede kendisine nasıl bir yer edineceği, bu yeni dönemde dış politikasına çeşitli açılımlarla ivme kazandırırken, kısıtlı kaynakları ve enerjisinin gerçekte ne kadarını Afrika’ya ayırabileceği hususları da burada merak konusu olmaya devam etmektedir. Özellikle, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Türkiye-Türk dünyası ilişkileri bağlamında yaşanan bir takım deneyimler göz önünde bulundurulduğunda, bu husus sürece  “hazırlıksız yakalanmak” babından daha da büyük bir ehemmiyet arz etmektedir.

Bu kapsamda bölgeyle ilişkilerde ön plana çıkan ve Türkiye açısından büyük bir avantaj olarak kabul edilen Osmanlı-Türk algısının, diğer sömürgeci güçlere nazaran taşıdığı önem, bu yeni süreçte göz ardı edilmemesi gereken bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla biz bu çalışmada, Türkiye’nin Afrika açılımı noktasında ortaya koyduğu performansı ve bu bağlamda ilişkilerin siyasi, askeri ve iktisadi boyutlarını, sürecin geleceğini tarihsel arka planı da göz önünde bulundurmak suretiyle değerlendirmeye çalışacağız.

Tarihsel Arkaplan

Yukarıda da kısmen değinildiği üzere, son yıllarda uluslararası ilişkilerin temel konularından biri haline gelen Afrika ile Türkiye arasında sanıldığının aksine çok daha derin ve güçlü tarihsel-kültürel bağlar mevcuttur. Türklerin Afrika’ya girişleri oldukça eski dönemlere tekabül etmektedir. İlk olarak Abbasi halifelerinin askeri amaçlarla Mısır ve çevresine yerleştirdiği Türkler, kısa zamanda hilafetin etkisinden kurtularak bağımsız devletler kurmuşlardır. 9. yüzyılın ikinci yarısında Tolunoğulları ve yarım asır sonrasın ise İhşidler, Mısır’da ve dolayısıyla da Afrika’da kurulan ilk Türk devletleri olarak tanınmaktadır. 12. yüzyılda Mısır’da kurulan Eyyubi Devleti ise, bütün Kuzey Afrika’da hâkimiyet kurabilecek güce ulaşmıştır. Eyyubilerin ardından Mısır ve Trablus coğrafyasını elinde bulunduran Türk kökenli Memlûk (Kölemenler) Devleti, kıtanın kuzeyine yaklaşık üç asır boyunca hâkim olmuştur[1].

Söz konusu devletlerden sonra Kuzey Afrika ile birlikte kıtanın doğusu ve batısında önemli izler bırakan ve en uzun süre bu coğrafyada hüküm süren Türk devleti Osmanlılar olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu 16. yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar başta Mısır, Libya, Tunus, Cezayir ile Sudan, Etiyopya olmak üzere, Afrika’nın belirli bölgelerini kısmen ya da tamamen kontrolü altında tutarken, özellikle de kıyı bölgelerine hâkim olmaya çalışmıştır[2].

Bölgedeki Osmanlı varlığı, başlangıçta Afrika’nın kuzeyinin İspanya tarafından sömürgeleştirilmesini önlemiş, sonrasında ise, bölgede sayıları artan diğer birçok sömürgeci gücün Afrika'nın güneyine doğru yayılmasını engelleyen bir set görevi görmüştür[3]. Osmanlı devleti, bölgede sadece sömürgeciliği önlemekle kalmamış aynı zamanda kendi himayesi altındaki bölgenin milli kimliklerini, kültürel ve dini değerlerini muhafaza etmelerinde de önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı’nın bu koruyucu durumu 19. Yüzyılın başlarına kadar büyük ölçüde devam etmiştir. Sonrasında ise, bilindiği üzere bölge birer birer işgal edilmiştir. 1830 yılında Cezayir ve 1881 yılında Tunus Fransa tarafından, 1882 yılında Mısır İngiltere tarafından işgal edilirken, 1911 yılında Trablusgarp İtalyanlara bırakılmıştır. Dolayısıyla Osmanlı Devleti Afrika’daki son toprağını kaybettiği 1912 Uşi Antlaşması’na kadar geçen süre içinde tam 400 yıl Afrika’yı sömürgecilikten uzak tutan bir güç olarak bölge halkının tarihsel hafızalarında yer edinmiştir.

Geçtiğimiz asrın başında Afrika’yla olan ilişkilerin sömürge faaliyetleri ve savaşlar sonucu kesintiye uğramasının ardından, Cumhuriyet döneminde tekrar siyasi ilişkiler tesis edilmeye başlamıştır. Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk diplomatik temsilciliği, 1926 yılında kıtanın tek bağımsız ülkesi olan Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da açılmıştır. Bahsedilen dönemde Afrika’nın tamamı Avrupalı devletlerin sömürgesi durumundadır.

İkinci Dünya Savaşı ertesinde ortaya çıkan uluslararası ortam, Afrika ülkelerinin bağımsızlığını kazanmasını sağlayan dekolonizasyon sürecinin başlamasına yol açmıştır. Başlangıçta Afrika ülkelerinin sömürgecilikten kurtulup bağımsızlıklarına kavuşmalarını destekleyen Ankara, II. Dünya Savası sonunda hissettiği Sovyet tehdidi karşısında içinde bulunduğu ittifak arayışları ya da aşırıya kaçan müttefiklik anlayışı nedeniyle Batılı ülkelerle ortak pozisyon içine girecektir.  Bunun sonucunda ise ne yazık ki bazı Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarına açık bir şekilde destek vermekten kaçınacaktır.

Nitekim Türkiye, 1955 yılında toplanan Bandung Konferansı’nda Batı yanlısı bir tutum izlemiş ve bu tutum Üçüncü Dünya Ülkeleri ile olan ilişkilerinin uzun bir süre soğumasına neden olmuştur. Bunun dışında Türkiye’nin, 1958 yılında Cezayir’in bağımsızlığını BM’de tanımama şeklinde talihsiz bir tecrübesi de olmuştur[4].

Fakat bu tür bir takım olumsuz adımlara rağmen Türkiye, genel olarak başta BM Örgütü çerçevesinde olmak üzere, Afrika ülkelerinin sömürgecilikten kurtulup bağımsız devletler olarak uluslararası topluma katılmalarını desteklemiş ve hükümet programlarında da Afrika’nın bağımsızlığından duyulacak memnuniyeti içeren maddelere yer vermiştir. Nitekim Ankara, bağımsızlık ilanlarında bu devletleri hemen tanıyarak diplomatik ilişkiler kurma yoluna giden ve bu kapsamda bazılarında büyükelçilikler, temsilcilikler açan ülke olmuştur[5].

Türkiye’nin 1980’li yıllarda bu bölgeye yönelik olarak dış yardımları dış politikasının etkin bir aracı olarak kullanmaya başladığı görülmektedir. Bu bağlamda 1984 yılında İslam Konferansı Örgütü (İKÖ, yeni adıyla İslam İşbirliği Teşkilatı-İİT) çerçevesinde kuraklık sıkıntısı çeken Sahel ülkelerine yardım amacıyla oluşturulan fona 10 milyon dolarlık katkıda bulunmuştur. Bunun dışında Türkiye, Afrika’da düzenlenen BM barış gücü operasyonlarına da asker göndermek suretiyle katkıda bulunmuştur.

Bütün bu gelişmelere rağmen Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Afrika’yla ilişkilerin genel seyrine bakıldığında, özellikle de bağımsızlık hareketlerinin başladığı 1950’lerden 2000’li yıllara kadar Afrikalı ülkelerin Türkiye’den bekledikleri ilgi ve desteği gördüklerini söylemek zordur. Bu husus, her ne kadar Soğuk Savaş yıllarının getirdiği birtakım sınırlamalar ve Türkiye’nin bu dönemde dış politika öncelikleri arasında Afrika’nın bulunmayışı ile açıklanmaya çalışılsa da, neticede Ankara tarihsel bağlara sahip olduğu bu kıtaya karşı ihmalkar davranmış ve Osmanlıdan kalan mirasa sahip çıkamamıştır.

Devam edecek…

Dipnotlar

1)       Numan Hazar, “Türkiye’nin Afrika’ya Açılımı”, Stratejik Analiz, Cilt 9, Sayı 99, Temmuz 2008, Ankara.

2)       Numan Hazar, Küreselleşme Sürecinde Türkiye Afrika İlişkileri, Yeni Türkiye Yayınları, Şubat 2003, s. 38.

3)       Numan Hazar, Temmuz 2008,  s. 21.

4)       Bu ülkeyle ilgili olarak 1961yılında BM Genel Kurulu’nda gerçekleştirilen ikinci oylamada Türkiye olumlu oy kullanarak bu hatasını geç de olsa telafi etme yoluna gitmiştir. Fakat, bu arada, Türkiye 1958 yılında her ne kadar BM çerçevesinde Cezayir’in bağımsızlık talebini açıktan açığa destekleyememiş olsa da, diğer taraftan Cezayir Ulusal Kurtuluş mücadelesine ve diğer benzer bağımsızlık hareketlerine, başta silah ve haberleşme araçları olmak üzere, gönderdiği ekipmanlar el altından önemli desteklerde de bulunmuştur.

5)       Bkz. N. Hazar, Küreselleşme Sürecinde Türkiye Afrika İlişkileri, Yeni Türkiye Yayınları, Şubat 2003,  s. 111; “Türkiye-Afrika İlişkileri”, Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sitesi, 02 Ekim, 2011,  (Erişim) http:/mfa.gov.tr/turkiye-afrika-iliskileri.tr.mfa.

  

Doç. Dr. Mehmet Seyfettin EROL

Ahmet Said ALTIN

 
  "Dengesizliğin Dengeleyici Gücü" Olabilmek...   2012-04-16
  "Türkiye'nin Normatif Değerler İle Realpolitik Arasında Sıkıştığı Alan Libya ve Suriye Örnekleri"   2012-04-17
  "Başlarken"...   2012-04-15 21:47:16
  "Türkiye İçin Yeni Bir Dış Politika Karar Verme Modeli Önerisi"   2012-04-17
  "İkinci Marmara Seferini Yeniden Düşünmek"   2012-04-17
  "Türk Dış Politikası ve Kamu Diplomasisi"   2012-04-17
  Arnavutluk’ta “Yeni Milliyetçilik” Rüzgarı   2012-04-21
  "Türk Dış Politikasının İşleyişi Üzerine Bir Değerlendirme"   2012-04-18 23:26:39
  "Küreselleşen Dünya’da, Devletlerin Daha Demokratik Dış Politika Karar Verme Sürecine İhtiyacı Vardır"   2012-04-17
  "Dış Politika Yaklaşımlarındaki Dönüşüm"   2012-04-20
 
Ana Sayfa Hakkımızda Haberler Analizler Röportajlar Projeler Duyurular Raporlar Makaleler Yasal Uyarı İletişim
  Soft&Design N.ROGLU