Videolar Linkler RSS Site Haritası
 
 
 
 
Untitled Document
» Konular / Rusya-Ukrayna/ "Türkiye Jeopolitik Kırılma Noktasında: Ankara-Moskova İttifak Zamanı"

Yazarlar
  Mehmet Seyfettin EROL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Alaeddin YALÇINKAYA
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Elşan İZZETGİL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Ceren GÜRSELER
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Musa KARADEMİR
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  İsmail CİNGÖZ
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
Diger yazarlar »
  Eklenme Tarihi: 2012-04-28
"Türkiye Jeopolitik Kırılma Noktasında: Ankara-Moskova İttifak Zamanı"

Türkiye Dış İşler Bakanı Ahmet Davutoğlu Türk basınına verdiği söyleşide: "Türkiye’nin “Komşularla Sıfır Sorun” siyaseti olumlu sonuçlarını vermektedir. Biz komşularımızla diyalog kurabildik ve iyi komşuluk ilişkilerini inşa ediyoruz” demişti. Aslında Türkiye Kuzey Afrika ve Orta Doğu’ya “Arap baharı” gelmeden önce özellikle komşu ülkeler Suriye, İran, Irak, Ermenistan, Rusya ve bazı diğer devletlerle ilişkilerini bu şekilde sürdürmekteydi. İsrail’le stratejik ortaklık da muhafaza edilmişti. Bu Türkiye’nin gözde görülen ekonomik gelişim ve jeopolitik etkisinin artması ortamında [rağmen] oluyordu. Fakat sonradan bu mekanizma, çoğunlukla Batı’nın etkisiyle çabuk kırılmaya başladı. İlk önce başarısızlık İsrail konusunda meydana geldi. Tel-Aviv Ankara’nın Orta Doğu sorununu çözmedeki esas arabuluculuk rolünü üstlenme gayretlerini yeni bölgesel güç meydana getirmeyi deniyor kuşkularıyla engelledi. Her şey 2010 yılının Mayıs’ında İsrail özel kuvvetlerinin  “Özgürlük Filosu” baskınında Türkiye’nin dokuz vatandaşını öldürmesiyle bitti. Dış İşler Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dediklerine göre, ortak saydıkları ülkenin askerleri kendi siyasi iktidarının emriyle ülkesinin vatandaşlarını öldürdüler. Sonradan belli olduğu gibi, bu trajedi olay iki ülke arasındaki ilişkileri bozan buzdağının sadece zirvesiydi ve iki ülkeyi geniş bir krize soktu.

Sonra olaylar zinciri İran zeminine taşındı. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan İran nükleer programı İsrail’in askeri nükleer potansiyelini değerlendirme ile birlikte incelendiği durumda etkili çözülebileceğini açıkladığı zaman Tahran bunu alkışlamıştı, ama Suriye krizi ortaya çıkana kadar. Damasko’yla ilişkilerini çabalarla inşa eden Türkiye bir gün içerisinde Cumhurbaşkanı Beşir Asad’ı bir diktatör olarak ilan etti ve O’nu iktidardan uzaklaştırma gerekliliğini içeren sloganlarla açık hareket etti. Buna bağlı olarak Türk siyaset uzmanı Emin Çölaşan Sözcü gazetesinde şunları dekemtedir: “Suriye ile ticari temaslar vardı, bizim o ülkeyle sınırımız 900 km. Sınırın iki tarafında çoğu zaman akrabalar yaşamaktadırlar. Özellikle Gaziantep, Kahramanmaraş, Kilis ve Hatay’ı ziyaret eden birçok Suriyeli ülkeye para gelmesine hizmet etmekte ve yerli nüfusun para kazanmasını mümkün kılmaktadırlar. Ayrıca, sınır ticareti mevcuttu. Bu Erdoğan Suriye’yi bir düşman olarak ilan edene kadar devam ediyordu”.  

Anlaşılan Türkiye Başbakanı Suriye krizinin çözümü Libya senaryosu boyunca çabuk gerçekleşeceği hesabındaydı. Gerçekten eğer Bağdat’taki rejim değişikliği Tripoli’deki gibi hızlı olursa Ankara bu operasyona ortaklığı için jeopolitik kazanç elde etmeyi hak edebilirdi. Fakat birçok gelişme Rusya ve Çin’in pozisyonlarına göre BM Güvenlik Konseyinde abluka edilen bu ülkede durumun stagnasyonu ölçüsüne göre, Türkiye ufkunda aniden yeni tehlikeler göründü. 

Her şeyden önce söz konusu Irak hakkındaydı. Geçen gün bu ülkenin Başbakanı Nuri el Maliki, Türkiye’yi Suriye’nin işlerine etken bir şekilde karıştığını öne sürerek düşman ülke olarak nitelendirdi. Ve Bağdat sadece düşmanlık bildirileriyle kalmadı. 22 Nisan’da Irak petrolünün Türkiye’ye verilmesi durduruldu. Gerçi Irak Petrol Bakanlığı durumu “teknik aksaklıklardan” kaynaklandığını iddia ediyor, ama bu Ankara için ciddi sinyaldir. Buna üstün Ankara ile keskin karşılıklardan sonra Nuri el Maliki Tahran’a iki günlük ziyarette bulunmuştu ve İslam Cumhuriyeti yöneticileriyle iki taraflı işbirliği, bölgesel ve küresel sorunlar konusunda görüşmeler yapmıştı. Anlaşıldığı gibi, Kürt ve Sünni cemiyetin üst düzey temsilcileri Şii Cumhurbaşkanına karşı ortak güvensizlik oyu sunma veya O’nun hizmette bulunma süresini iki uyum ile sınırlandırma imkânlarını tartışmaktadır. Ama nasıl olsa da, Tahran-Damasko-Bağdat Şiilik ittifakının konturları daha net görülmektedir.

Bunlara ek olarak, eğer önceden Irak sorunları birçok uzmanlar tarafından Türkiye için Suriye’ye yönelik tutumlu faktör olarak değerlendirilse, şimdi bu üçgendeki olayların inisiyatifi Türkiye’nin elinden alınmıştır. Türkiye kendi sınırları dibinde bir “Suriye ocağına” sahip olarak Irak Kürdistan Özerk Bölgesi başkanı Barzani ile bir uzlaşma aramak zorundadır. Bu yüzden Türkiye’nin Irak’taki Şii ve diğer gruplar arasındaki itmelere bir dalgakıran yapma arzularından Suriye sonrası – “ikinci cephe” tipi potansiyel olarak doğar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, eğer Irak’ta Şiiler ve Sünniler arasında bir çatışma çıkarsa Türkiye bir kenarda kalmayacağını uyarmıştı.  

Ama bu Türk diplomasisi sorunlarının henüz hepsi değil. Geçen gün Kıbrıs Türklerinin lideri Derviş Eroğlu, 1 Temmuz 2012’ye kadar Kıbrıs sorununu çözmeye çalışmak amacında “5 taraf ve kefiller dâhil” uluslararası konferans düzenleme çağrısında bulunmuştu. Eğer konferans yapılmazsa her bir taraf kendi yoluyla gideceği uyarısında bulunmuştu. 1 Temmuz’dan itibaren AB dönem başkanlığı 2004’ten beri AB’nin yetkili üyesi Kıbrıs’a geçeceğini hatırlatmada fayda vardır. Bu sebepten dolayı Türkiye yönetimi, eğer 1 Temmuz’a kadar bir çözüm bulunamazsa ve AB başkanlığı Kıbrıs’a geçecekse AB ile ilişkilerinin dondurulacağını birkaç defa açıkladı. 

Buna bağlı olarak Türk basını AB Bakanı Egemen Bağış tarafından açıklanan ve güya hazır bulunan “B” planı hakkında sık bahsetmektedir. Bu plana göre, Kıbrıs çözümü için yapılan görüşmeler başarısız olursa Ankara Kuzey Kıbrıs’ın ilhakını ilan edecek ya da Kıbrıs’ta iki bağımsız devlet olduğu gerçeğini kesin olarak tanınması yoluna girişecektir. Türkiye’nin 1 Temmuz’a kadar Kıbrıs çözümü sürecine bu kadar sert geçici bağlanması sadece bir sembolik nitelik taşımamaktadır. Kıbrıs’ta özgür federasyon oluştuğu halde Kuzey Kıbrıs otomatik olarak AB üyesi oluyor.

Bu ise, sadece Kıbrıs Türklerinin fiili olarak AB’ne girmesi ve Türkiye’nin topluluk dışında kalması anlamına gelir. Eğer Kuzey Kıbrıs ve Türkiye’nin AB’ye üyeliği zaman bakımından uzayacaksa gelecekte Türkleri “Avrupalı” ve “Asyalı” olarak ayıran ciddi bir jeopolitik sorun ortaya çıkar. Buna üstün, Batı’da dile getirilen daha bir jeopolitik projenin konturları görülecektir. Ona göre Kıbrıs Federe Devletinin Türkiye’nin Batı bölgesini de Avrupa etkisi altına dâhil ederek AB’ne girmesi söylenmektedir. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş ile görüşmesi tesadüf değildir. Onlar sadece Birleşik Kıbrıs kurulması için büyük şansları koruma hakkında değil, bütün Kıbrıs’ın gelişmesi için ortak yatırım, yani ekonomi üzerinden düzenleme süreçlerine çıkış yolları hakkında da bahsetti.  “Aslında sorun siyasettedir, ama eğer Siz siyasi çözüm arıyorsanız bu biraz sürekli bir süreç. En azından ekonomide küçük adımlar atalım ki, siyasi çözümler gelir”, - demişti Demirtaş. Ama tam olarak hangi adımlar? BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un dediği gibi, Kıbrıs çözümü için taraflar ana sorunların çözülmesinde yeterli ilerleme elde etmedikleri için şimdi Kıbrıs konusunda uluslararası konferans toplanamaz. Kendi sırasında Kıbrıs Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas Türkiye’yi ülkesinin AB Başkanlığını koparma konusundaki tehditlerinden vazgeçmeye çağırdı. Aynı zamanda Polonya Başbakanı Donald Tusk da Türkiye’ye benzer çağrıda bulundu. Doğu Akdeniz bölgesinde büyük miktarda petrol ve gaz rezervi bulunduğu hakkındaki ilan durumu daha da ağırlaştırmakta ve dünyanın bu bölgesinde farklı gelişme senaryoları mevcut bazı dünya oyuncularını bölgeye çekmektedir.  

Ankara bu zor durumdan çıkış bulabilir mi? Öncelikle Erdoğan’ın bölgede hiçbir güç hizalamasında Rusya ile ilişkilerde gerginliğe gitmediğini belirtelim. Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Vladimir Putin’in kazanmasından sonra Erdoğan, mevcut olan birçok kombinasyonları değiştirmeyi arzu ederse kullanabilmesine dayalı güvenli bir Rus arkasına da sahip oldu. Rusya da objektif olarak hayal kırıklığına uğramış Batı’yla, ama istikrarlı ve güçlü Türkiye’yle de ilgilenmektedir.     

Güvenli siyasi ortaklığa yol açan uzun vadeli ortak ekonomik çıkarların bağı Rusya’nın Orta Doğu’daki varlığını da, Türkiye’nin bu bölgenin gelecek kaderini belirlemede önemli rolünü de teşvik etmektedir. Türkiye Avrasya’da, Büyük Orta Doğu’da daha sert bir oyun başladığı anlayışına varmaktadır ve “Arap Baharı” akışında olduğu gibi başkaları için ateşten kestane taşıyıcı rolünde değil bölgesel lider niteliğine sahip tam manasıyla uluslararası oyuncu rolüne sadece Rusya ile ittifak kurarak çıkabilir. Şimdi Ankara için en önemlisi sayının yeni jeopolitik kaliteye geçiş anını kaçırmamaktır.  

Türkçeye Dinara Taldybayeva tarafından tercüme edilen bu yazı, Stanislav Tarasov tarafından yazılmış olup, 25.04.2012 tarihinde Rus haber ajansı Regnum’da Rusça olarak yayınlanmıştır. Orijinal metin için bkz: http://www.regnum.ru/news/1525034.html, 25.04.2012

 

 

 
  ‘Arap Baharımsı’lığı Döneminde Türkiye-İran İlişkisi   2012-03-19
  "Ortadoğu Bağlamında Türkiye-ABD İlişkileri"   2012-03-12
  "Amerika'nın Büyük Stratejisi Olarak Demokrasi "   2012-03-19
  "Bangladeş'de Anayasa Tartışmalarının Gölgesinde Siyasi Kriz   2012-03-20
  "Çin Pakistan İlişkilerinde Doğu Türkistan"   2012-03-22 00:13:23
  "Avrupa Treni Dönüyor Mu?"   2012-03-20
  "Obama -Dalay Lama Görüşmesinin ABD - Çin - Hindistan İlişkilerine Olası Etkisi"   22.03.2012
  "Özbekistan: 20 Yıllık Yeni Tarih"   22.03.2012
  "ÇATIRDAYAN AVRUPA"   2012-03-20
  "Cem Özdemir'e "Yeşil" Iışık (Mı?)"   2012-03-20
 
Ana Sayfa Hakkımızda Haberler Analizler Röportajlar Projeler Duyurular Raporlar Makaleler Yasal Uyarı İletişim
  Soft&Design N.ROGLU