Videolar Linkler RSS Site Haritası
 
 
 
 
Untitled Document
» Konular / Balkanlar/ "Neo-Osmancılık Ofobia ve Balkanlar"

Yazarlar
  Mehmet Seyfettin EROL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Alaeddin YALÇINKAYA
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Elşan İZZETGİL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Ceren GÜRSELER
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Musa KARADEMİR
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  İsmail CİNGÖZ
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
Diger yazarlar »
  Eklenme Tarihi: 2012-03-20
"Neo-Osmancılık Ofobia ve Balkanlar"

Karışık bir yapıya sahip olan, Balkan ülkeleri tarih süresince en yavaş ilerleyen coğrafyalardan biri olarak nitelendirilebilir. Balkan ülkelerinin doğalarına barındırdığı özellikleri; güvenlik ve istikrar sorunu, siyasi diyalog noksanlığı, ülkelerin multietnik yapısı, ekonomik zayıflığı durumlarını dengeleyecek başka uluslararası aktörlerin mevcudiyetini zorunlu kılmıştır.

Balkan ülkeleri her ne kadar birbirlerine karşı çeşitli mücadele ve düşmanlıklar besleseler de gelecekleri için aynı viziyona sahip olmalarına söylenebilir. Özellikle, Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte onların ana hedefleri, Avro-Atlantik bünyelerine girmek olmuştur. Farklı din, etni ve entegre oldukları örgütler, Balkan ülkeleri aynı hedeflere yönlendiren ortak noktaları nedir? Onları birleştiren amalgam, geçmişte yaşanılan ortak tarihin kendisidir. Farklı renkler taşıyan bir coğrafya olan Balkanlara bütünlük sağlayan ve farklı özelliklerini birleştiren, beş asırlık Osmanlı dönemin tarihidir. 

Türkiye de birçok kaynaklarda bir Balkan ülkesi olarak değerlendirilmektedir. Balkan ülkeleri ile Türkiye arasında müşterek coğrafya, kültür ve tarih paylaşılmaktadır. Bu durumda potansiyel güce sahip olan Türkiye’ye düşen ilk görev Balkan ülkelerin arasındaki gerginliklerini gidermek ve bölgesel entegrasyonunu derinleştirmektir. Bosna-Hersek gibi karışık etnik yapıya sahip ülkelerinde reform uygulamak ve işlevsel bir devlet yapısı ortaya çıkarmak için sadece Dayton Anlaşmasına kalmamak lazım. Barışı ve diyalogu sağlayıcı mekanizmalara başvurmalı. Bu şekilde, bölgede çok yönlü diplomasi uygulayan Ankara’nın arabulucu rolü daha aktif hale getirmiştir. Türkiye Balkanlar’da yüksek düzeyde ziyaretler, ticaret anlaşmaları, hükümet dışı örgütler düzeyinde faaliyetler, enerji bağlantılar, kültürel ve insani çabalar göstererek daha güçlü köprüler inşa etmiştir. Bu çabalar, bölgenin kalkındırılmasına yönelik olumlu etkilemiştir.

Özellikle, 2009’dan beri Davutoğlu’nun gerçekleştirdiği ziyaretler sayesinde Sırbistan, Bosna ve Hırvatistan arasında oynadığı arabulucu rolü çok popüler oldu. Ama bu gelişmelerle birlikte yeni boyutlar kazanan yeni Türkiye dış politikası ortaya çıkmıştır. Balkanlar’a yapılan bu sık ziyaretlerden dolayı çeşitli yorumlarda “yeni Osmancılık” (“neo-Ottomanism”) kavramı özel bir yer almıştır. “Yeni-Osmancılık” terimi yeni Türk politikası ya da eleştirel notalar beraberinde getirmiştir. Bu eleştiriler özellikle başka ülkelerden gelmiştir. Ama bakılırsa, bu eleştiriler Türkiye’nin içinden gelen eleştirel siyasi analistlerin yorumları da kapsamaktadır. Onlara göre, bu durumun tek sebebi, AKP hükümeti yönetimin olduğunu savunuyorlar. Yeni-Osmancılık fikri, AKP hükümetin, Osmanlı dönemini “altın çağ” olarak adlandırdıklarından ve bu uluslar arası aktörlerden güzel bir izlenim bırakmadığından dolayı eleştirilmektedir. Bazen o dönemi sadece övünmekle kalınmıyor, siyasi kesim onu bugünkü devlet doktrini olarak ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bu iddialar acaba ne kadar sağlam temellere dayanmaktadır? Balkanlar Türkiye’nin AB’ye açılış kapısı ya da arka bahçesi midir? Gerçekten bir yeni-Osmancılıkla karşı karşıda mıyız? 

Türkiye’nin Balkanlar’a yönelik aktif politikası, özellikle Davutoğlu döneminden beri yoğun olması, çeşitli uluslararası aktörlerin dikkatini çekmiştir. Doğaldır ki bu politikadan dolayı ABD ve AB (İtalya) gibi süper güçler rahatsız olmuştur. “Türkiye, istediğimizin sınırları aşmaktadır” olarak açıkça dile getirilmiştir. Bu beklenilen bir tepkidir. Fakat, dikkat çekici husus, bu politikadan dolayı bazı Balkan ülkelerin kendileri rahatsız olmasıdır. 

Balkan ülkelerin arasında Bulgaristan’da milliyetçilerin Türkiye karşıtlığını ortaya koymuştur. Milliyetçi örgütü, VMRO (Uluslararası Makedon Devrimci Örgütü), Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı 300 bin imza toplamıştır. Bu karşıtlık, Bulgaristan,  Türkiye’nin Bulgaristan’da “aynı sırada” olmadığı algılayışından dolayı kaynaklanmaktadır. AB üyeliği ile birlikte, Bulgaristan’ın “bölgesel küçük güç” olma kompleksinden kurtulmuştur. Türkiye karşıtlığı Bulgaristan’ın yoğun başladığı dönem 2009 yılında, Ataka partisinin Bulgaristan ve Avrupa Parlamentosunda açıkça bunu telaffuz etmesi olmuştur. Bu gelişmelere rağmen, Bulgaristan, Türkiye ile ekonomik ve enerji alanlarında ortak çalışmalarını devam etmektedirler. Türkiye’nin stratejik coğrafyası, ucuz emek gücü ve gelişmekte olan piyasası onu Avrupa’nın Çin’i olarak dönüştürmüştür. 

Bu şekilde, “Ortodoks kardeşleriyle” devam edecek olursak, Yunanistan da Türkiye’nin Balkanlar’da son zamanlardaki mevcudiyetinden dolayı rahatsızlanmıştır. Tarihsel bir rekabet içerisinde bulunan iki ülke arasında ilişkiler düz seyirden çıkıp, 2009 yılından beri ikili ziyaretler daha sık olmuştur. Türkiye’nin bölgede gösterdiği stratejiyi göz önünde bulundurarak, Yunanistan hükümeti sorunlardan biri olarak adlandırdığı Makedonya’yı, sorunu değilmiş gibi ekonomik alanda etkisinigöstrmektedir. 2010 yılında, Makedonya’nın Milli Banka kaynaklarına göre Üsküp’te en büyük yatırımcısı Yunanistan olmuştur. Yunanistan’ın izlediği bu politika, Türkiye’nin Kosova, Makedonya, Arnavutluk devletlerinde “Müslüman ark” oluşturduğu bölge egemenliğini kırmaya çalışmaktadır. Yunanistan’da halen devam eden ekonomik kriz bu politikayı olumsuz etkilemiştir.

Türkiye’nin Balkanlar’da gösterdiği stratejik derinliği her zamandan çok daha aktiftir. 2002-2005 yılları arasında Türkiye-Sırbistan diplomatik ilişkileri, Bosna-Hersek savaşından dolayı, gergindi. Bu ilişkiler 1999’da Kosova savaşından dolayı NATO öncülüğünde hareket eden Türkiye, daha da kötüye gitmiştir. İki ülke arasında detente dönemi 2009 yılında, Türkiye Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül’ün ziyaretiyle gerçekleşmiştir. Bu düzeyde ziyaret resmi 23 yıl sonra yapılmıştır.  Ekim 2009 yılında Davutoğlu Sırbistan’ı ziyaret etmiştir. Türkiye-Sırbistan arasında 2010 yılında iki ülke arasında vize rejimi kaldırılmıştır. Bu dönem içerisinde Ankara ve Belgrat arasında çeşitli siyasi ve ekonomik anlaşmalar imzalanmıştır. Davutoğlu, Sırbistan, Hırvatistan ve Bosna Hersek’in Dışişleri Bakanlarıyla birçok görüşme yapmıştır. Bu görüşmelerde Bosna-Hersek’in istikrarı, toprak bütünlüğü ve AB’ye giriş süreci konuşulmuştur. Türkiye sadece Bosna-Hersek’te arabulucu rolünü üstlenmemiştir. Aynı zamanda, Türkiye, Bosna Hersek ve Sırbistan arasında da çok tartışılan Srebrenitsa katliamının Sırp Parlamentosu tarafından kabul edilmesi ve özür dilenmesi konusunda arabulucu rolünü oynamıştır. Bunlara bakıldığında, Sırbistan’da bulunan siyasi elit (siyaset yapan) kesimi Sırbistan’ın iç sorunlara arabuluculuk etmesine Ankara’ya izin vermeleri eğimindeler. Sırbistan’ın içerisinde ve Bosna-Hersek, Karadağ, Kosova arasında bulunan, Sancak bölgesinde Türkiye çok etkili olmuştur. Burada yoğunlukta yaşayan kesim, Türkiye ile güçlü bağları olan Boşnaklardır. Sancak bölgesinde Müzlüman lider, Muamer Zukorlic, Sancak’ı otonom bölge olmasını talep ettiğini dile getirmiştir. Türkiye ise, bu görüşe açıkça karşı çıkmıştır ve böyle bir değişikliği desteklemeyeceğini söylemiştir. Sırbistan ile anlaşmazlık yaşayan Bosna-Hersek gibi ülkeleri, Türkiye’nin arabuluculuğu sayesinde üç yıldır görevine ara veren Sırbistan’da Boşnak elçisi, tekrar Sırbistan’a göreve başlamıştır. Ayrıca ekonomik alanında, 445 km civarında uzunluğu olan Belgrat-Bar (Karadağ) şehirleri bağlayacak otoyolunu, Kolin, Makwol ve Juksel Türk firmaları inşa etmeye planlamıştır. Bu otoyol Sancak bölgesinden geçirmesini planlanmıştır. 

Türkiye’nin Balkanlara uyguladığı “yumuşak güç” olarak adlandırdığımız ekonomik, siyasi, diplomatik ve kültürel alanlarda etkisini ne olarak değerlendirebiliriz? Neo-Otomanizm olarak değerlendireceksek, bu iddiaları savunan kaynaklara durmamız faydalı. Bu kaynaklara göre neo-Otomanizm’in temelleri üç direğe dayanmaktadır:

1- İslam geleneğini Türkiye içerisinde ve dışarısına yayması.

2- Dış politikada potansiyel güç olmak ve özgüvenlilik. 

3- Neo-Otomanizm İslam dünyası kadar Batılı dünyasını da kapsamasıdır.

Türkiye’nin izlediği Balkanlar politikası bu üç ilke çerçevesinde değerlendirelim. İlk olarak Osmanlı Balkanlar’a İslam geleneğini yaymak adında herhangi somut bir çabada bulunmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti içerisinde uygulanan İslam diğer Müslüman ülkelere Batılılar tarafından bir model olarak gösterilmiştir.  “Ilımlı İslam” adlandırılan bu model Balkanlar ülkelerinde mecburi dış politika olarak Müslüman ülkelerinde bile (Arnavutluk, Makedonya, Kosova)uygulanmamıştır.

Bu maddeye karşı çıkacağımız başka bir sebep de, Türkiye İkinci Dünya Savaşından beri Atatürk ilkeleriyle uygun yönetilmektedir. Buna göre Türkiye laik bir ülke olmaktadır. Bu şekilde din ile devlet birbirine bağımsız olarak işlemektedir. Kaldı ki, dış politikasında “ İslamcılık” arka planda kalmaktadır.

İkinci temeli değerlendirdiğimizde, tüm uluslararası aktörlerin hedeflediği nokta: dış politikada potansiyel güç olmak ve uluslararası arenada aktifliliktir. Başka bir deyişle bu ilke sadece Türkiye’ye özgü bir özellik olmamaktadır. Mihver (pivot) ülkelerinden birisi olan Türkiye, bölgede daha da aktif bir rol üstlenmesi gerekmektedir. Bölgenin istikrarsızlığı ve güç boşluğu benzer desteklere ihtiyaç doğurmaktadır. Bölgeyle ilgili geçmişten gelen bağlar Türkiye’ye bu tür sorumlulukları doğurmaktadır.

Üçüncü maddeye gelince, Batılı izlerini Atatürk döneminden beri takip eden Türkiye göz önünde bulundurduğumuzda, kendisiyle tezatlı bir madde oluşturmaktadır. Çünkü bu bugünkü AKP ile başlayan bir süreç değildir. Ayrıca, Batı, sadece Türkiye’ye çekici gelmiyor. Batı, globalleşme süreciyle birlikte bütün ülkelere bir modeldir. Bu şekilde Batı olarak değerlendirilen, AB’ye entegrasyon yeni başlayan bir süreç değildir. (Hatta bu kadar zaman geçtiği için artık AB üyeliğini Türkiye eskisi kadar sıcak bakmamaktadır!!!) Hemen hemen 60 yıldır AB’ye entegre olmak isteyen Türkiye şimdiye kadar şans verilmemiştir. 

Özetleyerek, yeni-Osmancılık (-phobia) Türkiye devlet doktrininden çok, Batılıların idealarından birisi. Türkiye’nin en yakın olan Batı kapısı, Balkanlar’dır. Bu kapı onun için büyük bir maneviyatı taşımaktadır. Tarihsel olarak zor bir süreçten geçen Balkanlar, Türkiye için “arka bahçesi” değil, manevi sorumluluklardan dolayı yardım ettiği “en yakın çevresidir”.

Erjada PROGONATI

 
  ‘Arap Baharımsı’lığı Döneminde Türkiye-İran İlişkisi   2012-03-19
  "Ortadoğu Bağlamında Türkiye-ABD İlişkileri"   2012-03-12
  "Amerika'nın Büyük Stratejisi Olarak Demokrasi "   2012-03-19
  "Bangladeş'de Anayasa Tartışmalarının Gölgesinde Siyasi Kriz   2012-03-20
  "Çin Pakistan İlişkilerinde Doğu Türkistan"   2012-03-22 00:13:23
  "Avrupa Treni Dönüyor Mu?"   2012-03-20
  "Obama -Dalay Lama Görüşmesinin ABD - Çin - Hindistan İlişkilerine Olası Etkisi"   22.03.2012
  "Özbekistan: 20 Yıllık Yeni Tarih"   22.03.2012
  "ÇATIRDAYAN AVRUPA"   2012-03-20
  "Cem Özdemir'e "Yeşil" Iışık (Mı?)"   2012-03-20
 
Ana Sayfa Hakkımızda Haberler Analizler Röportajlar Projeler Duyurular Raporlar Makaleler Yasal Uyarı İletişim
  Soft&Design N.ROGLU