Videolar Linkler RSS Site Haritası
 
 
 
 
Untitled Document
» Konular / Ortadoğu/ "Ortadoğu'ya Fitne Kalkanı"

Yazarlar
  Mehmet Seyfettin EROL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Alaeddin YALÇINKAYA
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Elşan İZZETGİL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Ceren GÜRSELER
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Musa KARADEMİR
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  İsmail CİNGÖZ
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
Diger yazarlar »
  Eklenme Tarihi: 2012-04-07
"Ortadoğu'ya Fitne Kalkanı"

Son dönemlerde gündemi işgal eden Füze Kalkanı meselesi aslında kökü ta 1950’li yıllara giden bir meseledir. Bilindiği gibi 1945 yılında ilk atom bombasını ABD yapar ve bunu Japonya’da dener. Atom bombasının atıldığı yere 50 km uzaklıktaki bir Japon, atom bombasının etkisini 1 dakika sonra gözlerinin kör olmasıyla ve ikinci dakika içinde de bombanın yakıcı etkisinde kalarak ölmekle bedelini öder. Daha sonra 1957 yılında Ruslar lk uzay uydusu olan Sputnik adlı cihazı uzaya fırlatıp dünya etrafında yörüngeye sokunca Amerikalıları hayrete düşmüşlerdi. Sputnik adlı uydunun dünyanın çevresinde dönmesiyle birlikte tarihinde ilk defa Amerikan topraklarının bir yabancı devletin füzelerine hedef olma ihtimali ortaya çıkmıştı. Sputnik uydusu olayı iki ülke arasında uzay ve kıtalar arası füze yapımı rekabetini başlatmıştır.

Böylece uzay yarışına Amerika da girer ve ilk uyduyu 1958’de uzaya gönderir. Daha sonra Sovyetler bu sefer 1961’de uzaya ilk insanı gönderir. Amerikalılar 1962 yılında ilk insanı gönderirler. Böylece iki devlet arasındaki rekabet 1962 yılında iki süper gücü nükleer savaşın eşiğine getirdi. Sovyetler Birliği’nin, ABD sınırlarının yakınında bulunan Küba’ya yerleştirdiği füzeler iki ülkenin arasını açmıştı. Bu olay ABD Başkanını dahi o kadar korkutmuştu ki Başkan J F Kennedy ailesini, pılısını pırtısını toplayarak Başkent Washington DC den Küba’ya en uzak Amerikan şehri olan Washington eyaletine göçmüştü. O sıralarda iki ülke arasında yapılan pazarlıklarda Sovyetler Birliği, Türkiye ve İtalya"ya yerleştirilmiş Jüpiter füzelerinin kaldırılması karşılığında Küba"daki füzelerin kaldırılmasına razı oldular. Bu arada Sovyet lideri Kuşçev, Amerika’yla yapılan pazarlıklar sırasında Türkiye"ye karşı bir nükleer savaş tehdidinde de bulunmuştu.

Neticede Türkiye’nin izniyle Türkleri Sovyet tehdidinden korumak üzere Anadolu’ya yerleştirilen füzeler Türkiye’nin haberi olmadan Türk topraklarından çekilmişti. Hem de Türk devlet adamlarının ABD ve NATO’ya yaptığı yoğun itirazlara rağmen. Büyük devletlerle ülfet etmek işte böyle bir şeydir. Onlar başlangıçta ortak hareket etmeyi kabul etseler de sonuçta bildikleri gibi davranırlar ve diğerleri de ancak seyretmekle yetinirler.
Tekrar konuya dönecek olursak, uzay yarışında daha sonraki dönemlerde ABD’nin üstünlüğü ele aldığını görmekteyiz. ABD ilk insanı 1969’da aya gönderir. Uzay ve kıtalararası füzeler yarışı 1970"lerde yavaşlamıştır. Bu dönemde yapılan Salt 1 ve Salt 2 antlaşmalarını yaşı orta-yaş civarı olanlar hatırlayacaklardır. Artık her iki devletin elinde dünyayı yok edecek miktarda nükleer başlık, dünyayı uzaydan gözetleyecek ve dinleyecek uzay aracı vardır. İki ülke dünya üzerinde nükleer bir denge kurmuşlardır ki bu dengeye stratejistler "Dehşet Dengesi" adını vermişlerdir.

Ancak, Amerikan Başkanı Ronald Reagan"ın (1981-89) iş başına gelmesiyle Amerika, Sovyetler Birliği"ni devirme kararı almıştır. Bu devirme planı Reagan döneminde ortaya atılan Star Wars (yıldız savaşları )projesiyle uygulanmak istenmiştir. Bu projeye göre uzaya yerleştirilecek füze sistemleri ile Rusya"dan Amerika"ya atılacak olan füzeler yarı yolda yakalanarak imha edilebilecekti. İlk vuran olma gücünden yoksun kalan Rusya"nın herhangi bir Amerikan saldırısından sonra karşı cevap verme durumu da bu suretle ortadan kaldırılmış olacaktı.

Bu projenin ilk araştırma harcamaları o dönemin parasıyla yüz milyar dolar kadardı. Enerji gelirleri azalan, kendine bağlı Doğu Avrupa ülkelerine yardım yapmak zorunda kalan, ekonomisi ve teknolojisi Amerika"nın çok gerisine düşmüş bir Sovyetler Birliği"nin bu kadar masraflı bir projede Amerika ile yarışma imkanı olmadığı için Sovyetler Birliği"nde iş başına gelen Gorbaçov yönetimi 1986 yılında Reagan"la İzlanda"da görüştükten sonra Sovyetler Birliğini Glastnos ve Perestroika (Yeniden yapılandırma ve şeffaflaşma) dönemine sokmuş ve bundan sonraki gelişmeler de Sovyetler Birliği"nin dağılmasıyla sonuçlanmıştır. Ancak, Rusya"dan saldırı bekleyerek milyarlarca dolarlık harcama yapan ve tarihin en güçlü ordusunu kuran Amerika, saldırıyı Afganistan’da Ruslara karşı destek verdiği Usame bin Ladin’den yemiştir. Ladin grubu öyle balistik füze filan kullanmadan uçakları füze yaparak Amerikan kapitalizminin merkezini yerle yeksan etmek suretiyle Amerikan savunma stratejisine büyük bir darbe indirmiştir. Bu olaydan sonra büyük bir vehme düşen Amerika’nın endişesi; gelişmekte olan ülkelerin kitle imha silahları üretmeleri, bu silahlarla Batılı müttefiklerine saldırmaları veya Amerika"ya nükleer silah sokarak patlatmaları olmuştur. Dolayısıyla 11 Eylül 2001 hadisesi ABD iç ve dış politikası bakımlarından bir milat olmuştur denebilir.

Ancak, Amerika esas bu olayı stratejik, siyasi, ekonomik ve hegemonik çıkarları için kullanmıştır. Tıpkı Başkan Woodrow Wilson’un ABD’yi Birinci Cihan Harbine sokması gibi. Alman denizaltı saldırılarına karşı ticari gemileri silahlandırmayı teklif eden Amerikan senatörlerine Roosevelt karşı çıkarak; Almanya’nın ne kadar çok Amerikan gemilerine saldırırsa ve sonuçta da ne kadar Amerikan insanı ölürse o ölçüde kamuoyunu savaşa girmeye ikna etmek kolay olur düşüncesiyle bu öneriyi reddetmişti. Bunu da ifşa edilen gizli belgeler ortaya koymuştur.

İşte bu 11 Eylül olayı da Ortadoğu için bir milat olmuştu. Artık, 1990 da Soğuk Savaşın sona ermesiyle değişen dünya düzeninin tanzim etmek için ABD ye bir fırsat doğmuştu hem ulusal hem de uluslar arası kamuoylarını ikna etmek açılarından.
Artık çift kutuplu dünya düzeni bitmiş ve tek kutuplu global düzen ortaya çıkmıştı. Ancak bu bir illüzyon mu idi yoksa ABD tek kutuplu sistemi kuracak kadar güçlü mü idi.
ABD politikalarını anlayabilmek için 21 yüzyılın ulaştığı uluslar arası sistemi anlamak ve 11 Eylül 2001 i takip eden olayları iyi analiz etmek lazımdır.

Netice itibariyle, ABD tek kutuplu dünya düzeninin ilk denemelerini Ortadoğu’da uygulamak istemiş ancak istediği sonucu alamamıştır. Birinci ve İkinci körfez savaşları, Irak ve Afganistan savaşlarının neticeleri açıkça ortaya koymuştur ki ABD tek başına tek kutuplu dünya sistemini kuramayacaktı. Bunu kurmaya gücü yetmeyecekti. O halde kendisine yardımcı enstrumanlar bulması lazımdı: bunlar BM ve NATO kurumları olacaktı. Yeni dünya düzeninin sinyalleri bu düzenin çok kutuplu olacağını ve ABD, Rusya, Çin, Avrupa Birliği, Japonya ve Hindistan gibi devletlerin rekabetleri ve gruplaşmaları etrafında şekilleneceğini ortaya koymaktadır. Bu devletlere ilaveten bu devletlere yakın güçte olan Türkiye, Brezilya, İran gibi güçlerin de oluşacak uluslar arası dengeleri etkileme gücüne sahip ülkeler olarak güç siyaseti sahnesinde belirdiklerini ortaya koymaktadır.

Ancak, sonuçta yeni dünya düzeninin nasıl şekilleneceği hususunda bir netlik yoktur. Zira, içinde bulunduğumuz dönem şartları uluslar arası düzeni tanzim eden ne Westfalya düzeni, ne Viyana Kongresi düzeni, ne Versay Sistemi ve ne de Soğuk savaş sitemine benzememektedir. Yakın dönemlerde şahit olduğumuz olaylar dünya uluslararası sisteminin bir belirsizlik düzenine doğru kaydığını göstermektedir. Daha avami bir tabirle kimin eli kimin cebinde, kim dost kim düşman belli değildir. Tüm bu olaylar el’an hiçbir devletin tek kutuplu bir düzeni kurmaya ya da devam ettirmeye nefesinin yetmeyeceğini ortaya koymaktadır.

Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz her bir gücün farklı siyasi algı ve hesapları vardır amma bu güçler aynı zamanda birbirleriyle de dost görünmekten imtina etmemektedirler. Bu durumu biraz daha açacak olursak, AB ile ABD’nin birçok konularda farklı algılarının olduğu özellikle iki körfez savaşları dönemlerinde ortaya çıkmıştı. AB içindeyse Rusya’dan korkan ülkelerle Rusya ile işbirliği yapan ülkelerin çatışmaları mevcuttur. Ortadoğu, Türkiye’nin üyeliği, genişleme ve mali konularda AB üyeleri arasında bir birlik mevcut değildir. Uzakdoğu ve Pasifik’te ABD, Çin, Kuzey Kore, Tayvan ve Japonya gibi devletler arasında gittikçe yayılan tehlikeli rekabet hiç de iyiye bir alamet değildir. Tüm bunlar bu belirsizlik sürecinin birer yansımaları olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
11 Eylül hadisesinden sonra tek başına dünyaya nizam veremeyeceğini anlayan ABD, bu kez Füze Kalkanı bahanesiyle NATO’yu kullanarak global hegemonyasını sürdürmek istemektedir. Türk gazetelerinin manşetlerinde bu olay ‘Gavur Kalkanı’, Lanet Kalkanı’, İsrail Kalkanı’, ‘Amerikan kalkanı’ gibi tabirlerle sıfatlandırılmıştır. Biz ise bu olayı Ortadoğu’ya yeni bir fitneyi sokacağı için ‘Fitne Kalkanı olarak isimlendirmeyi uygun bulduk. Çünkü bu yolla Ortadoğu’da yeni bir soğuk savaş başlatılmak istenmektedir. Türkiye’nin İslam dünyasına karşı hasım hale getirilmesi planlanmaktadır.
Ez cümle 19-20 Kasım 2010 tarihlerinde Lizbon’da karara bağlanan Füze kalkanı planı tamamen bir Amerikan projesidir. Ve uzay savaşları projesinin de bir devamıdır. Bu projenin gizli hedefinde 2020’li yıllarda Amerika’ya yetişeceği varsayılan Çin ve Rusya vardır. Uzay savaşları projesiyle Sovyetler Birliğini dağıtan ABD, Füze kalkanı projesiyle de bu iki devleti rekabet sahnesinden silmeyi planlamaktadır. Açık hedef ise İran ve Suriye üzerinden İslam dünyasıdır. İslam dünyasının sopayla terbiye edilip Amerika’ya itaat altına alınmasını hedeflemektedir.

Gelecek 10 yılını şekillendiren bu proje ile atıl hale gelmiş olan NATO’nun da canlandırılması planlanmaktadır. Füze Kalkanı projesi iki ana unsurdan oluşmaktadır: Türkiye’de kurulacak olan radar sistemi ve doğudan gelmesi muhtemel balistik füzeleri yok etmek üzere Akdeniz, Romanya ve Polonya’da kurulacak olan füze rampaları sistemi. Projenin maliyetinin 100 milyar dolar civarında olacağı tahmin edilmektedir ve masrafları da üye ülkelerden tahsil edilecektir. Ancak, bu sistemin ekonomik yönleri de vardır. 2003 yılından beri savaş yüzü görmeyen Amerikan, Avrupalı ve İsrailli savaş Lortları aç kalmışlardır ve doyurulmaları gerekmektedir. Bu proje dolayısıyla silah tüccarları için bir ekmek kapısı olacaktır.

Sonuç olarak Lizbon’da kabul edilen Füze Kalkanı projesi belki yeni bir uluslar arası düzenin ilk işaret fişekleri olarak sayılabilir. Cebir ve şiddet yöntemiyle global hegemonyasını sürdüremeyeceğini anlayan ABD derin devleti Başkan Obama’yı iktidara taşıdı. Obama, ilk dönemlerinde gayet süslü cümlelerle İslam Dünyasına dostluk ve barış mesajları vermişti. Acaba yalancının mumu yatsıya kadar mı yandı. Başkan Obama neden Ortadoğu’da yeni bir cebir ve şiddet dönemini başlatacak böyle bir fitne projesini kabul etti. Bunların cevaplarını zaman geçtikçe daha iyi anlayacağız. Bundan sonraki süreç Ortadoğu’da gittikçe dozajı artacak olan zor bir döneme işaret etmektedir. ABD, Soğuk savaş döneminde bir türlü başaramadığı Ortadoğu’ya nizam verme planını uygulamayı kafasına koymuştur. Bunu ya havuçla ya da sopayla veya BOP’ la veya başka bir planla ama mutlaka yapacaktır. Zira, 2020 ‘li yıllardan sonra baş etmekte zorlanacağı global güçlere karşı Ortadoğu’da arkasını sağlama alması şarttır.

Türkiye açısından bakıldığında ise Ankara Batı’nın kendisine dayattığı son testi başarıyla geçti. Ancak bakalım İslam Aleminin testinden geçebilecek mi? Türkiye, Füze kalkanı projesini fazla gürültü çıkarmadan kabul etti. Oysaki daha önce 2003 Tezkere Krizi ve İran nükleer takası testlerinde Batı nezdinde sınıfta kalmıştı. Türkiye’nin Kıbrıs, Güneydoğu, Ermeni ve Yunan meseleleri gibi hassas problemleri vardır. Elbette ki öncelikle kendi milli menfaatlerini gözetecektir. Ancak iki şartla: Batı’ya piyon olmamak ve İslam Dünyasına hasım olmamak şartlarıyla. Türkiye, İslam Dünyasının testinden ancak İran’a veya herhangi bir İslam ülkesine karşı yapılacak bir siyasi ya da askeri bir taarruzu Batı şemsiyesi altında kalarak engellemesi sayesinde geçebilir. Aksi takdirde sonuç felaket derecesine varabilecek bir neticeyi de beraberinde getirebilir. Bundan sonraki süreçte izleyip göreceğiz.

Prof. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin

TESAM Başkanı, Yıldırım Beyazıt Üniv-SBF Öğretim Üyesi 

 
  "İran'ın Nükleer Amacı ve Amerikan Kimliği"   2012-03-01
  "Apocalyptic (kıyametçi) Terörizm ve Aum Shinrinkyo"   2012-04-16
  "KRİZLER ve 'ÇEVRELEME'"   2012-03-07
  "Asya-Pasifik Bölgesinde Deniz Yollarının Artan Önemi ve Güney Çin Denizinde Vietnam - Çin Gerginliği"   20.03.2012
  "ASEAN Bölgesel Forumu Toplantısı ve Güneydoğu Asya'da Yeniden "Pax-Americana Sendromu"   2012-03-20
  "Güney Çin Denizinde Yükselen Kriz Bağlamında Asya Pasifik Bölgesinin Güvenliği"   2012-03-20
  "Çin - Pakistan İlişkilerinde Gwadar Limanı ve Bölgesel Gelişmelere Etkileri"   2012-03-20
  "Hindistan Donanması Doğu Komutanlığı'nın Etkinliğini Artırıyor"   2012-03-20
  "ÇHC XXI Yüzyılın Süper Gücü Olacak"   2012-04-04
  "Avrupa'da Sağ Popülizm Tehlikesi..."   2012-03-20
 
Ana Sayfa Hakkımızda Haberler Analizler Röportajlar Projeler Duyurular Raporlar Makaleler Yasal Uyarı İletişim
  Soft&Design N.ROGLU