Videolar Linkler RSS Site Haritası
 
 
 
 
Untitled Document
» Konular / Türkiye/ "Küreselleşmenin Fenomeni: Uluslararası Kuruluşlar"

Yazarlar
  Mehmet Seyfettin EROL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Alaeddin YALÇINKAYA
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Elşan İZZETGİL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Ceren GÜRSELER
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Musa KARADEMİR
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  İsmail CİNGÖZ
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
Diger yazarlar »
  Eklenme Tarihi: 2012-03-23
"Küreselleşmenin Fenomeni: Uluslararası Kuruluşlar"

Uluslararası hukukun kişi olarak algıladığı temel süje devletlerdir. Uluslararası hukukta kişi olarak değer bulmanın temel ölçütü, mevzu edilen hukuk düzeninin öngördüğü haklara sahip olabilme ve borçları yerine getirebilme kabiliyetine bağlıdır. Devletlerin uluslararası sistemi inşa ettiği gerçeğinden hareketle, düzene dair temel kurallar içerisinde hak ve sorumluluk sahibi olabilme iktidarı devletlerin tekelinde değerlendirilmiştir. Bu ön kabul ya da dönemsel algı, bir tabu olarak karşımıza çıkmamaktadır.

Uluslararası arena ve uluslararası hukuk da dinamiktir ve değişim süreçlerine açıktır. Çünkü uluslararası sistemi oluşturan devletler ve devletlerin kurucu unsurlarından olan toplumlar daimi bir değişim içerisindedirler ve bu denklemin sonucu olarak düzeni sağlayan hukuk kuralları da stabil olmayacaktır.

Westphalia Barış süreci devletlerin ülkesel sınırlarının tespit edildiği ve uluslararası ilişkilerin esas aktörü olarak belirdiği bir dönemi inşa etmiştir ve klasik uluslararası hukuk anlayışı dayanağını Westphalia sürecinden almaktadır. Ancak klasik sistemin, devletlerin öncelikli olarak güven ihtiyacına dayalı birliktelikler ortaya koyması ve haberleşmeden sağlığa, postacılıktan finansa kadar bir takım ihtiyaçların karşılanması adına ortaklıklar belirlemesi neticesinde uluslararası organizasyonlar meydana gelmiş ve klasik paylaşım sahası yerini çok parçalı bir sistem ve hukuk anlayışına bırakmıştır.

İnsanların birlikte yaşama zorunluluğuna paralel olarak meydana gelen devletler de yaşayan organizmalardır ve bir arada olmayı gerektirecek ihtiyaçları bulunmaktadır. Tarihsel süreç itibariyle modern devletler daima daha geniş bir devletler sisteminin parçası olmayı yeğlemişler, çeşitli ittifak arayışlarında bulunmuşlardır. İhtiyaçların sürüklediği bir araya gelme ve paylaşma süreci uluslararası organizasyonları ya da ileri düzeydeki teşkilatlanmalarla birlikte uluslararası kuruluşları oluşturmuştur. Uluslararası örgütlerin hukuksal dayanağını kurucu bir metin oluşturmaktadır ve buna paralel olarak kısa bir tanım yapmak icap ederse, uluslararası kuruluşlar “devletlerin irade birliği içerisinde bir antlaşma ile kurdukları ve uluslararası hukuka tabi olan uluslararası kişiler”dir.

Devletlerin iradelerinde dengeyi bulmaları neticesinde uluslararası kuruluşların ortaya çıkması ve sayıca çoğalması uluslararası toplumun gelişimini geniş ölçüde etkilemiştir. Bu anlamda uluslararası kuruluşlar, uluslararası toplumun kurumsallaşmasında öncü rolü üstlenmiştir. Devletlerarasında oluşacak, ahde vefa ilkesi ile garanti altına alınacak ve kimi yaptırımlarla desteklenecek, işbirliğini temel alan mekanizmaların kurulması, uluslararası ilişkiler yazımının çıkış noktası olarak değerlendirilen Yunanlı tarihçi Thucydides’in (M.Ö. 455-400) “Güçlü, yapma gücüne sahip olduğu şeyi yapar ve zayıf kabul etmek zorunda olduğunu kabul eder” söylemini, devletlerarası ilişkilerin eşitlikçi bir zemine dayanması gerekliliği düşüncesiyle reddetmiştir.

Devletler hukukunun gelişimi ile devletlerarası ittifakların gelişimi aynı tarihsel çizelgeyi takip etmektedir ki, bu noktada öncelikli adım antlaşmalar vasıtasıyla sağlanmıştır. Devletlerin karşılıklı sözler ve bu sözlerini güvence altına alan kurallarla birbirlerini bağlamaları ve maddi bir zorlama gücüne sahip olmamakla birlikte bir takım yaptırım mekanizmaları ile ikili ya da -özellikle 1815 Viyana Konferansı’ndan itibaren- çok taraflı düzeni sağlamaya çalışmaları, devletlerin egemenlik sahalarına iradeleri dahilinde yönelen bir çevreleme aracıdır.

Devletler hukukunu ve ilişki düzeyini zirveye ulaştıran zıplama ise, milletlerarası kuruluşların ivme kazanmasıyla gerçekleşmiştir. Öncelikli konu sahası itibariyle teknik konularda teşekkül eden uluslararası kuruluşlar, silahlanmanın ve savaşların yıkımının ardından barışçıl amaçlara yönelmiştir. Barışı sağlamanın ve paralelinde korumanın metodunun ekonomik ve siyasi işbirliklerinden geçtiğine dair oluşan ortak irade, devletleri yeni çözüm sahalarında buluşmaya itmiştir. Siyasi ve güvenlik zeminli kuruluşların yanına, sosyal ve ekonomik yapılanmalar, ardından da yaptırımı somut uluslararası yargı organları tarafından destelenen insan haklarının uluslararası alanda korunmasına ilişkin kuruluşların eklenmesiyle, gerek devletlerarası hukuk gerekse devletlerin egemenlik kudreti yeni bir aşamaya dahil olmuştur.

Uluslararası kuruluşlara uygulanabilir hukuk, devletler hukukunun bir parçası olarak, tüm örgütlenmeler ve devletlerarasında geliştirilen ilişkiler için genel kuralları belirleyen soyut nitelikli kaidelerden ibarettir. Bu örgütlerin de uluslararası sorumlulukları devletlerin sorumlulukları paralelinde genel kuralar çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu noktada uluslararası örgütlerin iç teşkilatlanmasını uluslararası hukuktan ayrı tutmak gerekmektedir. Üye devletlerin örgütteki pozisyonları ve örgütlenme metodu genel özellikler içermemekte, örgütlerin kurucu antlaşmaları ya da ek protokoller bir iç hukuk niteliği taşımaktadır. Bu kuralar örgütün kendine özgü normlarını ortaya koymaktadır ve milletlerarası teamüller ya da yaptırımlar bu çekirdeğin içerisine sadece çerçeve çizmek amaçlı sirayet etmektedir. Üye devletler, uluslararası hukukun genel kaidelerinin yanında, örgüt içerisindeki kendi sınırlarını ya da egemenliklerinden verecekleri tavizleri kendileri tayin etmektedirler. Yine devletler, uluslararası kuruluşlara üyelikleriyle birlikte, sınırlı noktalarda denetlenmek ve iç işlerine müdahale edilmesi konseptlerini de göze almaktadırlar.

Birleşmeler vasıtasıyla devletler kendi iradelerini ortaya koymaya devam etmektedir ve belirli yükümlükler atına girmeyi üstlenmektedirler. Ancak üstlenilen bu sorumluluklar ve bulunulan karşılıklı taahhütler şüphesiz devlet egemenliğinin doğrudan bir aracı niteliğindedir ve siyasi iktidarlar temsil etikleri toplumdan kaynaklı egemenlik alanlarının dış unsurunu bu şekilde değerlendirebilmektedirler.

 

Devlet İradesindeki Sınırlanma

Uluslararası kuruluşları bir süreç olarak değerlendirirsek, daimi bir sistem ortaya koymak gerekecektir ve bu sistemin belirli bir amaca yönelmiş olmasını da bir gereksinim olarak vurgulamak icap edecektir. Bu ortak amaç olgusunun genel kabul görmesi ve devletlerin birbirleriyle iletişimini kuvvetlendirerek ortak kurallar yaratma tavrı, özellikle XX. yüzyılla birlikte, hatta dünyanın bütününün etkilendiği küresel savaşlar neticesinde olgunlaşmıştır ve devletler işbirliği kapılarını aralamışlardır. İşbirliği mekanizmalarının modern devlet kuramı olgunlaştıktan yüzyıllar sonra gelişmesini devletlerin kendi mutlak egemenlilerinden ödün vermek için hazır olmamasına bağlamak mümkündür. Sadece diplomatları aracılığıyla barışçıl siyasi ilişkilerin tarafı olan devletler, bir bütün olarak düzene yönelme ve örgütlenme girişimlerine egemenliklerinde meydana gelecek bazı sınırlamalara razı olmaları kaydıyla cevaz vermişlerdir.

Uluslararası kuruluşlar çok sayıda değişik iradenin ahenk içerisinde bir araya gelmesiyle varlık bulabilirler. Bu ahengi yaratmak için, devletlerin belirli ödünler vermesi gerekebilmektedir ki, her ne kadar perspektif egemen eşitlik üzerine kurulmuş olsa da, devletlerin tüm taleplerinin örtüşmesi mümkün olmamaktadır ve bu noktada dış egemenliklerin aşınabilmesine olanak tanınmaktadır. Ancak bu nokta, dış egemenlik ve yansımalarından olan egemen eşitlik prensiplerini ortadan kaldırıcı nitelikte değildir. Çünkü toplumsal süreçlerin bir genel irade ortaya koyarak siyasi otoriteyi meydana getirdikleri ve belirli tavizlerle bu otoriteyi yetkilendirdikleri değerlendirildiğinde, devletler topluluğundan müteşekkil uluslararası toplumun ne egemen bir otoritesi ne de düzeni sağlamaya yönelik olarak tavizlere sahip bir siyasi iradesi mevcuttur. Bu anlamda uluslararası kuruluşların, bu kuruluşları meydana getiren devletlerin iradelerinden üstün bir iradeye sahip olmadıkları değerlendirmesinde bulunmak yanlış olmayacaktır.

Devletlerin uluslararası alanda özel amaçları olan örgütler kurmaları, mevzubahis alandaki egemenliklerinden iradeleri dahilinde kısıtlamaya cevaz verdikleri anlamına gelmektedir. Egemenlik kudretinin bir toplumdaki üstün emretme gücü olduğu değerlendirildiğinde, dönüşüm süreci bu tanımda bir değişiklik meydana getirmiş değildir. Devletin elinin altından kayan ise, dahil olmaktan kendini alıkoyamayacağı oluşumlar içerisinde ve bunun getirdiği sınırlılıklar çerçevesinde karar vermek zorunda olmasıdır. Küreselleşme kapsamında ve uluslararası örgütlenmenin bu denli yaygın olduğu dönemde egemenliğin anlamı değil; bu gücü kullanabilecek kişi ya da kurumlar ve bu yetkinin hangi koşullarda kimler tarafından ne şekilde kullanılacağı anlayışı değişiklik göstermektedir. Egemenliğin aşılmasının, ancak teknik, ekonomik, siyasi ve askeri platformlarda derinlemesine bir entegrasyon süreci neticesinde belirebileceği düşüncesi hasıl olmaktadır.

Ulus devletlerin bir araya gelmesi ile oluşan uluslararası kuruluşlar, devlet örgüsünü aşan bir yetkinliğe sahip değildir ve karar alma mekanizmalarında bu durum gözlenebilmektedir. Devletlerin birlikteliği ve iradeleri bu yapıyı oluşturmaktadır; ancak bu durum klasik uluslararası kuruluşların devletlerden bağımsız bir tüzel kişiliğe sahip olmadığı anlamına gelmemektedir. Uluslararası kuruluşlar da, devletlerden bağımsız olarak haklara ve yükümlülüklere sahip olabilmektedirler. Bu birlikteliklerde alınan kararlar sadece örgütün iç işleyişine ilişkindir ve üye devletlerin vatandaşları üzerinde etki doğurması ancak devletlerin gerçekleştirecekleri düzenlemeler ile mümkündür. Klasik uluslararası kuruluşlarda amaç, üyeleri arasında işbirliğini geliştirmektir. Örgütlenme askeri, siyasi, ekonomik ya da benzeri bir teknik alanda gerçekleşmektedir ve devletlerin menfaatlerinin bir arada aşama kaydetmesi hedeflenmektedir; o bakımdan bu örgütlenme modelinde egemenlikten taviz sınırlı olmakta ve neticede aşamalar ağır bir şekilde kaydedilmektedir.

Ancak uluslarüstü yapılanmalarda, oluşan ortak irade tek tek örgütü meydana getiren devletlerin iradelerinin toplamına işaret etmeyebilir. Kuruluşun iradesi, oluşum aşamasında devletlerin örgüte arz ettiği haklar toplamına işaret etmektedir ki, bu durumda uluslarüstü karar mekanizmaları harekete geçerek genel menfaat paralelinde işlem tesis edebilmektedirler. Bu modelde genel kabul, egemenliğin üye devlet ile kuruluş arasında birlikte kullanıldığı doğrultusundadır. Uluslarüstü örgütlenme modelinde, bir bütünleşme süreci öngörülmektedir ve bir araya gelinen alan sayısı tek bir teknik içerikten ibaret değildir. Bu manada, antlaşma metinlerinde genel olarak egemenlik hususuna atıfta bulunan madde sayısı ve maddelerin muhteviyatı farklılık göstermekte, egemenliği sınırlandırıcı hükümler bulunmaktadır.

Dr. Levent Ersin ORALLI

Gazi Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler

 
     2012-03-19
  BM Güvenlik Konseyi'nin 541 ve 550 Sayılı Kararlarının Hukuken Geçersizliği   2012-03-01
  "SCHENGEN'E İTALYAN AYARI"   2012-03-20
  "Kosova Kargaşasında: 'Cui Prodest'"   20.03.2012
  '5.Madde, NATO, Türkiye, Rusya Federasyonu ve Suriye Krizi'   2012-04-21 20:03:21
  "Koruma Yükümlülüğü ve Suriye - 1"   2012-04-23
  "BM Güvenlik Konseyi'nin 541 ve 550 Sayılı Kararlarının Hukuken Geçersizliği"   2012-03-01
  "Hukukun Küreselleşmeye Teslimi"   2012-04-25
  "Doğruyu Yanlış Yapmak, KKTC Bağımsızlık Bildirgesi'ndeki İdeolojik Hata (II)"   2012-04-30 23:13:16
  "İran ve İnsan Hakları"   2012-05-10 16:02:33
 
Ana Sayfa Hakkımızda Haberler Analizler Röportajlar Projeler Duyurular Raporlar Makaleler Yasal Uyarı İletişim
  Soft&Design N.ROGLU