Videolar Linkler RSS Site Haritası
 
 
 
 
Untitled Document
» Konular / Amerika/ "Amerika'nın Büyük Stratejisi Olarak Demokrasi "

Yazarlar
  Mehmet Seyfettin EROL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Alaeddin YALÇINKAYA
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Elşan İZZETGİL
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Ceren GÜRSELER
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  Musa KARADEMİR
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
  İsmail CİNGÖZ
  Hacked By Er0iN || Yalnızlık sert gelir ...
Diger yazarlar »
  Eklenme Tarihi: 2012-03-19
"Amerika'nın Büyük Stratejisi Olarak Demokrasi "

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ABD’nin temel güvenlik politikası ve büyük stratejisi demokratik barışın inşası olarak tanımlandı. Demokrasinin yaygınlaştırılması, son yirmi yıl içinde yönetime gelen tüm başkanların en önemli dış politika hedefleri arasında yer aldı. NATO’nun genişlemesinde, Balkan savaşlarında, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunlarda, Güney Asya’da ve diğer konularda izlenen politikalar demokrasinin yaygınlaşması, insan hakları ve dolayısıyla ABD’nin ulusal güvenliği referanslarıyla haklılaştırıldı. Bu yaklaşım, demokratik devletlerin birbirleriyle savaşmadıkları tezine dayanan demokratik barış kuramı ile de uyumluydu. Demokrasinin yaygınlaştırılması hedefi ABD’nin kendi siyasi ve toplumsal değerleri ile örtüşüyor; üstelik Soğuk Savaş sonrası uluslararası politikanın en önemli sorunlarından olan başarısız devletler, otoriter rejimler, küresel terörizm gibi tehditlere yönelik güçlü bir yanıt niteliği taşıyordu. Son yirmi yıllık süreçte ABD dış politikasına bu yaklaşım hâkim olsa da demokrasinin nasıl hayata geçirileceğine dair net bir program ortaya konulmadı. Bunun mümkün olup olmadığı bile ABD’li dış politika karar vericileri tarafından tartışılmadı. Demokrasinin ne olduğuna ya da ne olmadığına dair bazı somut veriler elimizde olsa da onun nasıl hayata geçirileceği konusunda kesin çözüm öneren bir reçeteye sahip olmadığımız dikkate alınmadı. Bu durum, ABD’nin büyük stratejisi olarak demokratik barışın inşası hedefinin ciddi sorunlarla karşılaşmasını beraberinde getirdi. 

Soğuk Savaş boyunca hüküm süren iki kutuplu uluslararası sistem, bazı bölgesel çatışmalara sahne olmakla birlikte, dehşet dengesine dayalı ve büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçındıkları nispeten istikrarlı bir sistemdi. İki kutuplu sistemin sona ermesi ve sosyalist siyasal rejimlerin bir model olma özelliklerini yitirmeleri ile birlikte dehşet dengesine değil paylaşılan değerlere dayanan gerçek bir barışın inşa edilmesi fikri ABD’li politikacıların söylemine yön verdi. Uluslararası düzen ve istikrarın sağlanması açısından demokrasinin yaygınlaştırılması elzem görüldü. Demokratik devletlerin savaşa meyilli olmadıkları, barış ve güvenlik için işbirliğine açık oldukları, iç sorunlarında barışçıl yöntemlere başvurdukları, hem devlet içi istikrara hem bölgesel istikrara katkı sağladıkları vurgulandı. Yani tüm dünyada demokrasinin teşvik edilmesi uluslararası düzene barış, istikrar ve güvenlik getirecekti. ABD’nin bu söyleminin temelini ise demokrasinin yaygınlaşması ile Amerikan güvenliği arasındaki bağlantı oluşturuyordu. ABD’deki özgürlüğün artık tüm dünyada özgürlüğün yayılmasına bağımlı hale geldiğinin ve barışın tek koşulunun özgürleşmeden geçtiğinin altı çizildi. Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi evrensel değerlere saygılı devletlerin ABD’nin çıkarlarını daha az tehdit ettikleri ve ABD ile işbirliğine daha açık oldukları yorumu yapılıyordu. Böylece Soğuk Savaş sonrası dönemde demokrasinin yaygınlaştırılması Amerikan ulusal güvenlik politikasının temel taşı haline geldi. 

Birçok yorumcu, ABD’nin kullandığı demokrasi söylemini, uygulanan realist politikaları haklılaştırmak ve kamuoyunun desteğini kazanmak için kullanılan bir araç olarak değerlendirdi. Bu yorum kısmen doğru olsa da demokratik barış düşüncesi ABD’nin birçok dış politika girişiminde çok önemli bir bileşen olarak yer aldı, çoğu zaman dış politika tercihlerine yön verdi. NATO’nun genişlemesi Doğu Avrupa ülkelerinin demokratikleşmesi ve reform süreci için bir fırsat olarak sunuldu. Balkanlardaki çatışmalarda ve Somali’de uzun vadede en iyi çözüm olarak demokrasinin tesis edilmesi önerildi. ABD bu sorunlara doğrudan müdahil oldu, barışın sağlanması ve demokrasinin tesisi için girişimlerde bulundu. 11 Eylül saldırıları sonrasında terörün çözümü olarak yine demokrasi öne çıktı. Demokrasinin gelişmesi insanların siyasal katılımını artıracak ve aşırılıkçı görüşleri marjinalleştirerek bir yöntem olarak terörü ortadan kaldıracaktı. Irak’ta ve tüm Ortadoğu’da demokrasinin teşvik edilmesi bölgesel barışı getirecek yegâne yöntemdi. Eski Sovyet coğrafyasındaki renkli devrimler demokrasi ve özgürlüğe olan inanç nedeniyle desteklendi. Arap Baharında ilk aşamada kararsız kalan ABD, sonraki aşamalarda halkın taleplerini meşru bularak demokratikleşmeye ve özgürleşmeye destek verdi. Libya’da bu desteğini askeri boyuta taşıdı. Kısacası başkalarının özgürlüğü ABD’nin özgürlüğünün garantisi olarak görüldü ve tüm dünyanın özgürleştirilmesi ve demokrasinin yaygınlaştırılması bir hedef olarak kabul edildi. ABD’nin demokratik barış şeklinde tanımlanan büyük stratejisi birçok dış politika eylemine yön veren en önemli unsurlardan biri oldu. 

ABD’nin büyük stratejisi bazı sorunlar ve eleştirilerle de karşılaşıyor. Öncelikle demokrasinin tesisi, göründüğü kadar kolay olmuyor. Demokrasinin hayata geçirilmesi için izlenecek ve kesin sonuca ulaştıracak net bir program mevcut değil. Özellikle bir çatışma sonrasında demokrasinin tesisi daha da zor görünüyor. Örneğin Irak ve Afganistan’ın eskisinden daha iyi durumda olduğunu gösteren kanıtlar oldukça az. Üstelik bu ülkelerde güvensizlik, yolsuzluk ve kurumsal zayıflık vahim boyutlarda. İkinci olarak hızlı bir demokratikleşme ve liberalleşme yeni çatışmaları beraberinde getirebiliyor. Birçok örnekte eskinin hâkim grupları yeni ortaya çıkan gruplarca iktidardan uzaklaştırılıyor ve yeni çatışmalar doğuyor. Irak’taki mezhep ayrılıkları bunun en bariz örneğini teşkil ediyor. Libya da bu yönde bir örnek oluşturmaya aday görünüyor. Üçüncü olarak ABD’nin dünyayı demokratikleştirme hedefi emperyalist çağrışımlara neden oluyor. Demokrasinin dışarıdan dayatılması gerek söz konusu ülkelerde gerekse dünya kamuoyunda ABD’nin niyeti konusunda şüpheler yaratıyor. ABD’nin zaman zaman otoriter rejimlerle kurduğu ilişkiler de bu şüpheleri artırıyor. Son olarak demokrasi tesisi girişimlerinin genellikle bir kriz sonrasında tepkisel olarak gerçekleştiği, demokrasinin altyapısını oluşturacak şekilde geniş kapsamlı ve barışçı politikaların geliştirilmediği eleştirileri getiriliyor. Büyük Ortadoğu Projesi bahsedildiği gibi kapsamlı bir proje olsa da güçlü bir temelden ve destekten yoksun, daha çok jeostratejik çıkarlara hizmet eden, ABD’nin sahip olduğu yeteneklerle uyumsuz bir proje olarak görünüyor. Dolayısıyla demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi evrensel değerlere dayanan bir strateji otomatik olarak doğru sonuçlar doğurmuyor. 

ABD’nin dünyayı demokratikleştirme hedefi kendi başına düşünüldüğünde masumane görünse de ABD’nin hegemonik üstünlüğü bağlamında kendi başına değer taşımayan, değeri araçsallığından kaynaklanan bir hedef olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlamda tek taraflı girişimlerle ve askeri yöntemlerle demokrasi getirme çabaları ABD’nin dünya politikasında üstlendiği rolü sorgulamamızı gerektiriyor. İlk olarak, askeri operasyonlarla otoriter rejimlerin ve liderlerin devrilmesinin demokrasinin kendiliğinden ortaya çıkması ile sonuçlanmadığının belirtilmesi gerekiyor. Ne Irak’ta ne Afganistan’da ne de başka bir örnekte askeri müdahalenin ardından demokrasinin kendiliğinden geliştiğinin kanıtlarına rastlanmıyor. Dolayısıyla ABD’nin bir yanda demokrasiyi yaygınlaştırma hedefi diğer yanda dünyanın jandarması rolüne soyunması tutarsız bir tablo ortaya koyuyor. İkinci olarak, ABD’nin tek taraflı girişimleri çoğu zaman uluslararası hukuku hiçe sayıyor ve uluslararası düzeni sağlama amacıyla uyguladığı politikalar uluslararası düzene zarar veriyor. Dünya politikasının geldiği noktada, insan haklarının korunması uluslararası bir sorumluluk haline gelmekle birlikte, iç işleri/dış işleri ayrımının anlamını yitirdiği, devlet egemenliğinin hiçe sayıldığı bir sürece giriliyor. Demokrasinin tesisi amacıyla, iç işlerine daha fazla müdahale edilirken uluslararası hukukun temel ilkeleri göz ardı ediliyor. Egemenlik haklarına saygı gösterilmemesi ve uluslararası hukukun sınırlarına bağlı kalınmaması, demokratik hedeflerin meşruiyetini ortadan kaldırıyor ve demokratikleştirme girişimlerinin daha geniş bir destek bulmasını engelliyor. 

Demokrasi ve özgürlük talepleriyle harekete geçen Ortadoğu halkları, ABD’nin tek taraflı demokratikleştirme girişimlerine güçlü bir alternatif sunuyor. Fakat Tunus ve Mısır’da nispeten kansız gerçekleşen süreç, Libya ve Suriye’de aynı şekilde yaşanmıyor. ABD bu süreçte Irak ve Afganistan’da olduğu gibi aktif olmayı tercih etmese de Ortadoğu’da yaşanan değişimin yönünün belirlenmesinde kendisini dışarıda tutmuyor. ABD, sürecin tetikleyicisi değilse de yönlendiricisi olarak rolünü oynamaya devam ediyor. Ancak ABD’nin özellikle jandarma rolünden kendisini uzaklaştırdığı da gözlemleniyor. Irak’tan çekilme planı, Libya savaşında geri planda kalması, Suriye’ye müdahale konusunda isteksiz olması bu duruma işaret ediyor. Bu elbette ABD’nin dünya liderliği hedefinden ve büyük stratejisinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Irak ve Afganistan deneyimlerinin ABD ekonomisine getirdiği yük ve kamuoyu desteğinin giderek azalması bu durumun nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. 2008 ve sonrasındaki ekonomik kriz de ABD’nin yeteneklerinin sınırlılığını gösteren bir gelişme olarak yeni güvenlik anlayışının ardında yatan nedenlerden birini oluşturuyor. Diğer yanda Obama yönetimi ABD’nin güvenlik çıkarlarının Avrupa ve Ortadoğu’dan Asya’ya kaydığı yönünde çeşitli sinyaller veriyor. Ancak ABD’nin kendi demokrasisine, özgürlüğüne ve diğer yandan dünyadaki liderliğine yönelen tehditler henüz ortadan kaldırılmış ve demokratikleşme hedefine ulaşılmış görünmüyor. Bununla birlikte ABD’nin, Asya ekonomilerinin yükselişini uzun vadede daha büyük bir sorun ve dünya liderliğine yönelik daha ciddi bir tehdit olarak gördüğü anlaşılıyor. Bu da ABD’nin büyük stratejisinde değişim mi yaşandığı sorularını akıllara getiriyor. 

 

Emre OZAN

 
  ‘Arap Baharımsı’lığı Döneminde Türkiye-İran İlişkisi   2012-03-19
  "Ortadoğu Bağlamında Türkiye-ABD İlişkileri"   2012-03-12
  "Bangladeş'de Anayasa Tartışmalarının Gölgesinde Siyasi Kriz   2012-03-20
  "Çin Pakistan İlişkilerinde Doğu Türkistan"   2012-03-22 00:13:23
  "Avrupa Treni Dönüyor Mu?"   2012-03-20
  "Obama -Dalay Lama Görüşmesinin ABD - Çin - Hindistan İlişkilerine Olası Etkisi"   22.03.2012
  "Özbekistan: 20 Yıllık Yeni Tarih"   22.03.2012
  "ÇATIRDAYAN AVRUPA"   2012-03-20
  "Cem Özdemir'e "Yeşil" Iışık (Mı?)"   2012-03-20
  "Hür Demokratlarda Bir Vietnamlı"   2012-03-20
 
Ana Sayfa Hakkımızda Haberler Analizler Röportajlar Projeler Duyurular Raporlar Makaleler Yasal Uyarı İletişim
  Soft&Design N.ROGLU